Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

Kadın moda büyü!

Cumartesi, 28 Ağustos 2010 - 05:00

Ne referandum, ne Kürt meselesi, ne Başbakan, ne Kılıçdaroğlu, hatta Hanefi Avcı’nın yeni kitabı bile konuşulmuyor bu mekanda. Bu kapıdan içeri girilince başka bir dünya. Sadece uzun bacaklı, mini mini mini etekli, mini mini mini şortlu, ya da tuhaf renkli, tuhaf kesimli kıyafetleriyle güzel kadınlar, yakışıklı delikanlılar, elbiseler, ceketler, takılar, saçlar, MODA dünyası burası! İstanbul Fashion Week 2010, 25-28 Ağustos’ta yeniden İTÜ Taşkışla’da. Kendimi fena halde siyasi kaosa kaptırmış olmama rağmen, biraz dünyamı değiştirmek, biraz güzellikler görmek için o kapıdan içeri giriyorum. Magazin dergilerinin, sayfalarının, cemiyet hayatının tüm ünlüleri burada rol çalmaya gelmiş. Defileye defile yapar gibi gelmek, biraz bize mahsus! Üç gün içinde tam 21 defile sadece burada. Başka mekanlar, başka yerlerde de var. Bazılarına davetliyim. Bir tek Simay Bülbül’ün defilesine, İzmirli bir büyücüden esinlenip tasarladığı modellerini görmeye gidebiliyorum! Serde cadılık var, ondan mı? Simay gibi Galatalı olmaktan mı? Galata giderek daha çok tasarımcıyı ağırlıyor, birbiri ardına butikler açılıyor. Bahar Korçan başı çekenlerden. Ama İstanbul’da değilim, ona yetişemiyorum. Simay’ın modelleri antik Yunan heykelleri gibi. Beyaz, nefti, siyah kumaşlara bürünmüş, kollarına, bacaklarına, yüzlerine, ellerine, parmaklarına ince altın takılar takmış takıştırmış kadınlar. Simay Bülbül, deri tasarlayarak başladığı tasarım yolculuğunda giderek uçuşturuyor kumaşları. Tam 30 model, 30 güzel kadın, 30 büyücü, peri masalı gibi geçip gidiyor önümüzden. Moda da bir büyü değil mi zaten, kadını erkeği sarıp sarmalayan ve başka bir boyuta taşıyıp, karşısındakini büyülemesine yardım eden? Defileden sonra avluda, koridorlarda dolaşıp, sıfır beden güzel kadınlara bakıp biraz keyif yapıyorum. Türkiye, tekstilde kaybettiği yeri tasarımla, kaliteyle geri alabilir dünya pazarında. Keşke Bora Aksu’yu görebilseydim, Arzu Kaprol’u, Atıl Kutoğlu’nu, gençleri. Koridorlarda koşuşan moda editörleri, yabancı basının ilgisi, istenenin olduğunu gösteriyor. Türkiye, İstanbul, bütün çelişkileri ve güzellikleriyle şahlanmış hedefe doğru gidiyor.

APO, DEVLETİ REHİN ALDI

Epeydir, rastladığım her avukata soruyorum, burada da yazdım. Kimse doğru düzgün bir yanıt veremiyor. Abdullah Öcalan, özel güvenlik koşulları nedeniyle İmralı Adası’nda olması dışında, ömür boyu hapisle cezalandırılmış bir mahkumdur. Ve bu mahkumiyeti, AİHM’ne yaptığı çeşitli itirazları kabul görmeyerek resmileşmiş, yeniden yargılanma isteği de reddedilmiştir. Dolayısıyla Öcalan’ın hangi gerekçeyle sürekli ve düzenli olarak avukatlarıyla görüştüğünü ‘biri’ açıklayabilir mi? Bilindiği kadarıyla Öcalan, tek kişilik odasında, o da TRT’ye ayarlanmış bir tek radyo ile irtibat kurduğu dünyayı, nasıl oluyorsa çok yakından izleyebilmekte, memleket meseleleri üzerine fikir geliştirebilmekte ve hatta terör örgütü PKK’yı, siyasi kanadı BDP’den daha iyi ve etkin yönetebilmekte! Gerçekten nasıl oluyor bu? Şalvarlı ablası ve kendisine tıpatıp benzeyen kardeşleri sayesinde değil elbet. Her hafta çarşamba günleri görüştüğü avukatları sayesinde! O avukatları ki, yurt dışında bir bürodan yönetilen koskoca bir ekip! Öcalan, PKK ve BDP’yi sadece yönetmekle kalmıyor, devletle de pazarlık yapıyor. Tıpkı aşiret reislerinin kendilerine bağlı köylerin oylarını sattığı gibi kendisine bağlı Kürtlerin oylarını pazarlıyor. “Evet derler ama ben ne olacağım?” diyor! Başbakanın danışmanı, Öcalan’ın BDP’den daha basiretli davrandığını yazdı geçenlerde. Kimileri ‘kan duracaksa değil Öcalan, şeytanla bile görüşülür’ diyor. Görüşülür, ama güvenilmez! Çünkü devletin elinde rehine olarak kullanıp Kürt politikasını yönlendirmeyi amaçladığı Öcalan, yıllar içinde devleti rehine almış, Kürt politikasını yönlendirmekte, bunu da akıttığı kanla yapmakta.