Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

Kafa karıştıran bir dizi

Cumartesi, 09 Ocak 2010 - 05:00

Geçen gün bir röportajda “Dizi seyreder misiniz?” diye soruyor mülakatçı. Tabii seyrederim, evde ve başka bir iş yapamayacak kadar yorgun olduğum zaman beni çok güzel dinlendiriyor! Üstelik herkesin konuştuğu konulara da yabancı kalmamak gerekiyor. Yeni bir dizi başlamış, önceki gece ona takıldım: Aşk ve Ceza. Kudret Sabancı gibi bu işlerin ehli bir yönetmenin imzası ve Nurgül Yeşilçay gibi prima bir oyuncusu var. İlk bölümmüş. Gidip geldiğimiz yerlerden başım döndü. Dizi değil, National Geographic programı sanki! İstanbul, Van, Bodrum arasında bir hızlı trafik, o süre zarfında Şişli’den Taksim’e git, dişimi kırayım! Örneğin, kız, Londra’ya gitmek üzereyken, evlenmek üzere olduğu nişanlısını, unuttuğu pasaportunu almak için geri döndüğü evinde arkadaşıyla basıyor. (Bu arada pasaportu, niye birlikte oturmadığı nişanlısının evinde, belli değil!) Aldatıldığı için perişan oluyor. İkinci planda Bodrum’da deniz kenarında ağlaşırken görüyoruz! Yani o kadar üzülüyor ki, satarım anasını deyip, havaalanında birlikte Londra’ya gitmek için bekleyen patronunu ekip, Bodrum’a gidiveriyor ve kendini deniz kenarında ağlarken buluyor! O arada kamera, bir İstanbul, bir Van arasında gidip gelirken şaşırmayalım diye, her seferinde bize bir İstanbul manzarası kakalıyor! Yine Galata’ya gelmişler mekan için, bizim buraları plato gibi oldu zaten; Kule’yi tabak gibi gören bir dairede oturuyor, hanım kızımız. Reklam ajansında çalışan bir eleman olarak biraz zor oturur orada ya neyse! Bu arada kendisini aldatan nişanlısına inat, ona vermemişken, Bodrum’a gitti ya, orada barda rastladığı ilk adama veriyor bekaretini! Ve ne tesadüf, o adamı, daha sonra İstanbul’da ama Bodrum’daki aynı barda, bir kere verip kaybolan peri kızını düşlerken buluyoruz! Hanım kızımız ise eski Yeşilçam filmlerindeki gibi, bir kereden hamile kaldı ki, evde test yaparken bölüm bitiyor. Ben de bitiyorum!

Mübadil mutfağıyla anma günleri

Anadolu, insanların gelip geçtiği bir medeniyetler köprüsü! Balkan Savaşları’ndan sonra yaşanan sıkıntılar ise Lozan Antlaşması’yla 1923’de zorunlu göçe neden olmuş, Balkanlardaki Türk nüfusla Anadolu’daki Rumlar “mübadale” adı altında bir tür değiş tokuş edilmiş, 2 milyonu aşkın kişi, gözyaşlarıyla yurt bildiği yeri bırakıp karşı kıyıya gitmiş. Acılar, yıllardır içe gömülmüş, ağız tadıyla anılıyor artık, yine de “mübadillerin” gözlerinde bir keder bulutu. Ağız tadıyla dediğim, yiyerek, içerek, mübadil mutfağıyla. Oradan gelen insanlar mutfaklarını da getirmiş. Ve bunca yıla rağmen bıkmadan usanmadan yaşatmış. Aslında bir tür Ege mutfağı. Otlar, zeytinyağı ve kuzu eti ağırlıklı. Otu o kadar seviyorlar ki, fıkralar anlatıyorlar, girdikleri yerde ot bitmez diye! Metro Grup’un desteğiyle kendi de mübadil bir aileden gelen Nedim Atilla’nın lezzetli anlatımı, İzmir’den gelen Huriye Bakay’ın şahane yemekleriyle bir grup gurme “yemekten anlayan” gazeteci, Gülhan Kara’nın atölyesinde hem pişirilmesine tanık olduk, hem de Ege’nin karşı kıyısının yemeklerinin tadına baktık. Değiş tokuşun başladığı Ocak ayına denk getirdikleri bu yemekleri gidenlerin olduğu diğer illerde de tekrarlayacak ve anıları tazeleyecekler. Eskiden bulmanın çok zor olduğu Ege otlarının Metro mağazalarında satıldığını da yeni öğrendim, sevenlere duyurulur! Sağlıklı ve lezzetli. Kazayağı, ısırgan, gelinalı, ebegümeci, yabani pırasa, arapsaçı ve helvacık’dan oluşan, kavrulup da yoğurtla servis yapılan Çiporta’ya ben bayıldım! Serde Egelilik var ya, beni de bıraksalar bostana, ot kalmaz yani!