Kan üzerinden pazarlık yapılıyor

a
a
Cuma, 17 Eylül 2010 - 05:00

Kürt sorunu son derece önemli bir sürece giriyor. PKK tek taraflı bir ateşkes ilan etti. Buna rağmen kahpece vuruyorlar. İşte Hakkari’deki son olay bunun en tipik örneği. En masum insanları öldürüyorlar ve bunun adına da “ateşkes” diyorlar. Bu sözde ateşkes de 20 Eylül’de bitecek. Hakkari olayı sanki 20 Eylül sonrasında yaşanabileceklere bir imada bulunuyormuş gibi. Yani bu tarihten sonra göreceksiniz neler olacakmış der gibi davranıyorlar. Kısacası 20 Eylül’den sonra yine eskisi gibi çılgın bir cinayetler dönemine mi girilecek, yoksa silahlar susturulabilecek mi?

Yani,

Tamam mı, devam mı?

[[HAFTAYA]]

Aslına bakacak olursanız, bazı çevreler silahlı mücadeleyi tercih ediyor. Zira terör onları besliyor. Hem teröristi, hem de resmi cephenin bir kesimini tatmin ediyor. Ancak toplumun diğer büyük bölümü ise, artık ölümlerin bitmesini arzuluyor. Özellikle Güneydoğu halkı ateşkesten yana tutum alıyor. Kürt sorununda siyasetle çözüm aşamasına geçilmesinde ısrar ediyor.

Peki neden olmuyor?

Nedeni T.C. Devleti ile PKK arasındaki pazarlıkta anlaşma sağlanamaması. PKK’nın terörü durdurma koşulu TSK’nın da operasyonları durdurması. Karşılıklı olarak parmakların tetikten çekilmesini istiyorlar.

TSK ise, terörist ile pazarlık etmeyeceğini ve elinde silah dağlarda veya kırsalda dolaşanlara karşı operasyon yapmakla görevli olduğunu söylüyor. Bu karşılıklı tutumu biraz tersten okursak, kabul edilmese dahi, ortada bir pazarlığın yapıldığı anlaşılıyor. Yani, TSK kendi koşulunu ortaya koyuyor: “Operasyonların bitmesini istiyorsanız, o zaman eli silahlı adamlarınızı ortalardan çekin. Mayın koymayın, baskınlar yapmayın.” Dikkat edecek olursanız, bu iki yaklaşım arasında büyük bir mesafe yok. Aralarında bir adımlık mesafe var.

Acaba bu adım atılabilecek mi?

Acaba bu fırsat yakalanacak ve Kürt sorununda bundan böyle silahla değil de, siyasetle çözüm aşamasına girilecek mi?

Bu konu Türk tarafında, artık eskisi kadar TSK’nın inisiyatifinde değil. TSK hâlâ verilecek kararda ağırlıklı söz sahibi oluyor ancak son karar giderek Başbakan Tayyip Erdoğan’ın inisiyatifine geçmiş durumda.

PKK cephesinde ise, bir karmaşa söz konusu. Çok başlı bir karar verme mekanizması var ve sonuç almak güç.

Bütün bunlara bir de taraflar arasındaki diyalog eksikliğini eklersek, işin güçlüğü ortaya çıkıyor.

Ne yazık değil mi?

Bu kadar yakınlaşılmışken bu adımı atamayacak mıyız?

Çözümü hâlâ silahta mı arayacağız?

Hâlâ bıkmadık mı?

Silahla bir yere varılamayacağını göremedik mi?

Ombudsman adayım Kemal Derviş

Hayatımıza yeni bir kurum giriyor. Ombudsmanlık.

Türkçe’si başdenetçi.

Özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinde son derece yaygın şekilde kullanılan ve toplumda saygın yeri olan bir kişi.

Başdenetçinin bir ekibi olacak. Toplum ile devlet arasında bir nevi ara bulucu gibi davranacak. Halkın dertlerini dinleyecek. Haksızlığa uğradığına inandıklarının şikayetlerini ilgili makamlara iletip gerekenin yapılmasını isteyecek. Herhangi bir yaptırım gücü olmayacak ancak kişisel konumunu iyi kullandığı taktirde, vatandaşın hakkını arayabilecek.

Modern bir Robin Hood’a benzetebiliriz.

Başdenetçinin en önemli üç niteliğinin olması gerekiyor:

- Bağımsızlık: İktidarın sözcüsü veya iktidar yanlısı veya muhalefete sempati duyan bir kişiliğinin bulunmaması. Siyaseten herhangi bir beklentisinin olmaması. Toplumun gözünde bağımsız hareket edebilecek bir kişilik yansıtması.

- Tarafsızlık: Ne devleti yüceltmesi, ne de diğer kurumların yandaşı olmaması önemli.

- Saygınlık: Toplumun gözünde saygın bir kişiliğe sahip olması.

Tahmin edebileceğiniz gibi, Türkiye gibi bölünmüş bir ülkede toplumun tümü tarafından “saygın, tarafsız ve bağımsız” diye nitelenebilecek bir isim bulabilmek son derece güçtür. Kim seçilirse seçilsin, bir kesim tarafından mutlaka “taraflı” görülecektir.

Diğer bir unsur, bizde iktidar olanların, bu tip kurumların başına daima kendilerinden yana kişileri seçme eğilimidir. “Bizden olmayan kişi başımıza iş açar” yaklaşımı benimsenir. Eğer AK Parti iktidarı da aynı hastalığa yakalanırsa, yazık eder. Başdenetçilik kurumunu başlamadan yok eder.

Bütün bu dengeleri dikkate aldıktan sonra benim aklıma gelen ilk isim Kemal Derviş’tir.

Kemal Derviş’in tarafsızlığısaygınlığı- bağımsızlığı konusunda herhalde kimselerin söyleyecek bir sözü olamaz. Yıllar boyunca, karşımıza daima kişisel ağırlığı ile çıktı ve genelde de saygıyla karşılandı ve alkış aldı. Muhalifleri mutlaka vardır ancak kimseler Derviş’in olaylara dengeli yaklaşımını yadsıyamaz.

Bizden olsun-eşinin başı kapalı olsun” gibi kıstaslarla bir başdenetçi aranacaksa, o zaman bu kuruma yazık ederiz. Oysa kıstaslarımız uluslararası konumuna, bilgi, görgü ve toplumun her kesimini kucaklamasına bağlanmalı.

Bırakalım da, bir kurumumuzu toplumun düzeyinin üstünde bir yere yerleştirelim.

Doğrusunu söylemek gerekirse, eğer üstünde görüş birliğine varılırsa, asıl çabayı Kemal Derviş’i bu konuda ikna etmekte göstermek gerekecek. Çok kişinin heyecanla üstüne atlayacağı böyle bir post için Derviş’i ikna etmek pek kolay değildir.