Kanla yazılan zafer

a
a
Pazar, 29 Ağustos 2010 - 05:00

Ne ayaklarında çarık vardı, ne silahlarında mermi. Komutanları 26 Ağustos’ta ‘Hücum’ emrini verdiğinde düşman mermilerine vücutlarıyla karşı durdular. 5 gün 5 gece silahlar, toplar susmadı. Mehmetçik ‘Ya İstiklal Ya Ölüm’ sloganının ne anlama geldiğini biliyordu. 30 Ağustos sabahı zafer, kanını ve canını ortaya koyan Mehmetçiğin olmuştu

Sakarya Savaşı  bir dönem noktası olmuştu. 345’i subay, 3282 asker Sakarya nehri kıyılarında can vermişti. 15 bin asker ise cephelerde bedeninden bir parça bırakmıştı. Sakarya Savaşı bu büyük bedelle kazanılmıştı. Ordunun kuvvetini ortaya koyması ittifak devletlerini birbirine düşürecek kadar etkili olmuş ve Yunanistan yalnız kalmıştı. Avrupa’da siyasi ibre Türkiye’den yana dönmüştü. Ruslar’la Moskova anlaşması yapılmış, Rus saldırısı ihtimali ortadan kalkınca, birliklerin Anadolu’ya kaydırılması imkanı da doğmuştu.

Türkiye’nin maneviyatı yüksekti. Ordu, silah ve erat olarak her ne kadar Yunanistan kadar kuvvetli değilse de daha iyi sevk ve idare edilmesi halinde nihai zafere ulaşabilirdi. Sakarya Savaşı ile Dumlupınar meydan muharebesi arasındaki 11 aylık zaman taraflar için de kesin bir hesaplaşmanın dönemiydi. İki ordu da ‘hücum borusu’ çalmaya hazırlanıyordu.

Yunan ordusu, yeni takviyelerle mevcudunu 200 bine çıkarmıştı. Türk ordusu da Sakarya’dan itibaren asker, malzeme, silah ve akla gelebilecek tüm ihtiyaçların yeterli dereceye ulaşması için millete dayalı, kanun destekli çabalarını artırmıştı. Onlar milleti için can vermeye, millet de elinde olanı vermeye hazırdı. Aslında son saldırı için Sakarya’dan sonraki yakın zamanlar düşünülmüştü. Ancak ordunun tam teçhizata kavuşması gerekiyordu. Talim görmüş, bakımlı ve düzenli bir ordunun harekete geçmesi için zaman gerekliydi.

MECLİS’İN BAŞKUMANDAN TAYİNİ

Peki ama o zaman, yani nihai harekat günü geldiğinde Başkumandan kim olmalıydı? 30 Ağustos öncesi Birinci Millet Meclisi’nde tartışılan en önemli konulardan biri de Başkumandanlık meselesi olmuştu. İlk kez 5 Ağustos 1921’de kabul edilmiş olan Başkumandanlık Yasası, 31 Ekim 1921 ve 4 Şubat 1922’de çıkarılan yasalarla üçer aylık süreler için uzatılmıştı. 6 Mayıs 1922’de Meclis’in gizli celsesinde Başkumandanlığın yeniden uzatılması görüşülüyordu. Atatürk kendisine bu teklif yapıldığında, Meclis’in tam yetki vermesini isteyecekti. Karşı görüşte olanlar da vardı ve millet yetkisinin kimseye devredilemeyeceğini öne sürüyorlardı.

Sonuçta TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, 144 sayılı kanunla tüm yetkilere sahip olarak Başkumandan tayin ediliyordu. Meclis, Başkumandan’dan zafer istiyordu. Bu sırada Yunanistan tarafında da hareketli günler yaşanıyordu. Küçük Asya Sefer Ordusu Komutanlığı’na Trakya Ordusu Komutanı Hacıanesti getirilmişti (Haziran 1922). 1. Ordu’ya General Trikopis, 2. Kolordu’ya General Diyenis atanmış, bazı subaylar ise görevden alınmıştı. Türk tarafında ise Batı Cephesi Komutanlığı’nda da yoğun bir faaliyet vardı. Çünkü Genelkurmay Başkanlığı 16 Haziran 1922’de büyük saldırı kararı almıştı. Mustafa Kemal Paşa, Adapazarı’nda askerler ile halka hitap ederek ”Yakın zamanda düşmana kesin darbeyi indireceğimize emin olmalısınız” diyordu. Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü ile genel saldırının ana hatlarını konuşan Başkumandan, bu harekatın ani olması düşüncesindeydi.

AKŞEHİR MAÇINDA “TOPLU HÜCUM” KONUŞULUYOR

Ordunun üst kademesinde fikir ayrılıkları ortaya çıkmıştı. 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa, genel bir saldırı yapılamayacağını, bununla birlikte bir yarma harekatının yapılabileceğini ifade ediyordu (7 Temmuz). Yunan 56. Alayı’na mensup 7 asker, Çatalca’da birliklerimize sığınmış, iltica edenlerin toplam sayısı 100’ü geçmişti. İlticalar, Yunan ordusunun içinde bulunduğu durumu gösteriyordu.

27 Temmuz’da Mustafa Kemal, Konya’dan Batı Cephesi Karargahı olan Akşehir’e gelmiş ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ile ordunun durumunu görüşmüştü. Komutanlarla gizli bir toplantı yapılmış ve ertesi günü futbol maçı bahanesiyle Akşehir’de toplanmışlardı. Dikkatleri üzerlerine çekmemek için futbol maçında fikir teatisinde bulunmuşlardı.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bunca iş arasında futbol maçına gitmesi düşman cephesinde harekatın yakın bir tarihte olmayacağı izlenimi yaratmıştı. Oysa durum böyle değildi. Büyük saldırı için 15 Ağustos’a kadar genel hazırlıkların tamamlanması konusunda Mustafa Kemal, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü ile hemfikir olmuştu.

Birinci Ordu ve İkinci Ordu Komutanları Nurettin Paşa ve Yakup Şevki Paşa ile kolordu komutanları da gece toplantısında bir araya gelmişlerdi. Komutanların bir bölümü tam bir zafer sağlayacak saldırıyı yapamayacaklarını ifade edince Fevzi Paşa istifa etmeye yönelecekti. Ancak İsmet Paşa, emirlere uyulacağı güvencesini verince Paşa bu düşüncesini uygulamaya koymadı.

KALK BORUSU ÇALIYOR, MECLİS DUA EDİYOR

Saldırı planı üzerinde çalışmalara devam ediliyordu. Genelkurmayın planı tek değildi. Çeşitli ihtimallere göre yedek planlar da yapılmıştı. Batı cephesinde 8 bin 658 subay ile 200 bine yakın er planın uygulanmasını bekliyordu. Fevzi Paşa cepheyi dolaşıyor, Mustafa Kemal de 17 Ağustos gecesi gizlice Konya’ya hareket ediyordu. Yaver Cevat Abbas Bey, Paşanın Ankara’da olduğunu ve rahatsız olması nedeniyle kimse ile görüşemeyeceğini etrafa yaymakla meşguldü. Bu talimatı veren Paşa, 20 Ağustos’ta da Akşehir’e geçecek ve gece komutanlarla yaptığı son toplantısında saldırının kesin olarak 26 Ağustos’ta başlayacağını açıklayacaktı.

Birlikler aldatmaca saldırılarla oyalama taktiği yapıyordu. 25 Ağustos gecesi Mustafa Kemal, başbakanlığa şifre ile ordunun büyük zafer harekatına başlayacağını bildirdi. Meclis’in gizli oturumunda Rauf Bey bu telgrafı okutunca vekillerde heyecan artacak ve ordunun başarısı için dualar okunacaktı. Derhal cevap verilmişti: “Tanrının ordumuzu muzaffer kılmasını dileriz.” Ankara, 26-27 Ağustos gecelerini uykusuz geçirecekti. Ordu, Afyon’a girmişti. 29 Ağustos’ta ise Yunan kuvvetleri dağılma noktasına gelmişti.

General Trikopis taşınamaz ağır topların tahrip edilmesi emrini vermişti. Yunan ordusu süratle geri çekiliyordu. Büyük saldırının beşinci günüydü. O gün ‘Başkomutanlık Meydan Savaşı’ ile gerçek hürriyet güneşinin doğduğu gündü. İzmir onları bekliyordu. “Varlığım varlığına armağan olsun” diyecek ve birbirleriyle helalleşerek ertesi günün sabahı da secdeye varıp, ‘ayak’lanacaklardı. Zaten onlar 1918’den beri hep ayaktaydı ve hiç eğilmemişlerdi...

TEKALİFİ MİLLİYE KANUNU

Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da Başkumandanlık Karargahı’nı teşkil ettikten sonra ilk iş olarak ordunun lojistik durumunu ele almıştı. Planın ana unsuru top yekün bağımsızlık savaşına milletin de elindeki imkanlarla katılmasıydı. Genelkurmay Başkanı 23 Ekim 1921 tarihindeki bir emirle durumun vahametini şu satırlarda açıklayacaktı:

“İsmet Paşa ile Beylik köprüde buluşarak cephenin gelecekteki durumu ile ilgili bir görüşme yaptım. Ordunun çıplaklığının endişe verecek bir halde olduğu anlaşıldı. Orduya yakında verilecek bir görevi yapabilmesi için aşağıdaki noksanların hemen giderilmesi elzemdir (zorunludur). Birlikler pek ziyade çıplak ve yalın ayaktır. Bunun için mutlaka 150 bin elbiseye ihtiyaç vardır. Bir haftaya kadar 50 bin takım elbise ile diğer erler için de hiç olmazsa bir kaput, bir çift çorap ve bir çift çarık verilmesi lazımdır. Çarık kullanma süresinin bir ay olarak kabul edilmesi elzemdir.”

Sonrasında 7-8 Ağustos 1921 günleri ‘Tekalifi Milliye’ yani ‘Harp Yükümlülüğü’ adıyla ardı ardına 10 emir yayınlanacaktı. Ulus orduya hizmette yükümlü kılınmıştı:

MECLİS’İN 10 EMRİ

Emir 1: Bu kanunun işleyebilmesi için komisyonlar kurulacak. Komisyon üyeleri ücret almayacak. Komisyon üyeleri ve memurları görevi kötüye kullanırlarsa ‘Vatan Hainliği’ ile suçlanacak.

Emir 2: İlçelerde mevcut ev sayısınca bir takım çamaşır, birer çift çarık ve çorap hazırlanacak. 10 bin haneli bir ilçeden 10 bin takım çamaşır, 10 bin çarık, 10 bin çorap alınacak. Yoksul evler bu bağışın dışında tutulacak. Yükümlülük bir diğer varlıklı haneye verilecek (Komisyonlar bağışları makbuz karşılığı alıyordu. Bu bağışlar için 3 defter tutulması Mustafa Kemal Paşa’nın işi ne kadar ciddiye aldığı ve herhangi bir yolsuzluğa daha başlangıçta son verdiği görülüyordu. Burada da aykırı hareket ‘vatana ihanet’ olarak telakki edilecekti).

Emir 3: Patiska, keten, pamuklu, yün ve diğer bezlerden yazlık-kışlık ve rengine bakılmaksızın kumaşlar, yemeniden kundura çivisine yem torbasından yulara kadar her şey alınacak. Stokların yüzde 40’ına fiyatları takdir edilerek ödenmek üzere el konacak.

Emir 4 ve 5: Buğdaydan arpaya, bulgurdan fasulyeye, kasaplık hayvandan şeker, pirinç, yağ, mum ve samana kadar stokların yine yüzde 40’ına tespit edilen fiyattan el konacak.

Emir 6 ve 7: Halk elindeki tüm silah, cephane ve kesici aletleri 3 gün içinde hükümete teslim edecek. Aksine davranan idam edilecek.

Emir 8: Benzin, makine yağı, vazelin, ulaşım lastiği, telefon, pil, kablo gibi araç gereçler de komisyonlara teslim edilecek.

Emir 9: Demirci, marangoz, dökümevi, tesviyeci, araba yapım yerleri ile kasatura, kılıç, mızrak ve eyer yapabilecek imalathaneler ile sanatkarların tespit edilecek ve gerektiğinde hizmet vermeleri sağlanacak.

Emir 10:Ulaşımı sağlayacak, taşıma işlevi görecek araçlar ile hayvanların yüzde 20’sine el konacak.

ECEL ŞERBETİ İCERİM AMA SU YOK...

Ecel Şerbeti içeceklerdi ama su içmeye ne mataraları ne de testileri vardı. Peki millet askerine ne vermişti? Yiyecek ve maddelerini incelediğimizde 100 bin insan ve 30 bin hayvanın yaklaşık 30 günlük ihtiyacının karşılandığını görüyoruz. Giyeceklerde ise yaklaşık 350 bin çarık, 363 bin çorap, 115 milyon metrelik kumaş ve çamaşırlık basma verilmişti. 2 bine yakın su kovası, 20 bin adet semer, 300 bin adet nal ve mıh da verilenler listesinde yer almıştı. Nakliye ve binek araçlarını tetkik ettiğimizde yaklaşık 17 bin öküz ve kağnı ile 25 bine yakın merkep, katır ve deve ile 38 bin manda görüyoruz. Ama en büyük sorun Batı Cephesi’ndeki birliklerin beslenmesi olacaktı.

100 bin kişi ve 25 bin hayvanın beslenmesi için bu cephede ağustos ayının son haftasında sadece 4 günlük ekmeklik, 10 günlük de yemeklik mevcuttu. Bu rakam süratle artırılmış ve 29 Ağustos 1921’de yaralılara günlük 4 bin kaloriden az olmamak üzere yiyecek verilmesi kararlaştırılmıştı. Savaşan birliklerde asker başına 700 gram buğday, 200 gram et ve 200 gram sebze düşüyordu.

Doktor sayısı 719, Diş tabibi sayısı 12, eczacı sayısı da 215 olmuştu. 9 Ağustos 1922’de Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı’na 26 Ağustos’ta başlayacak Büyük Taaruz için günlük cephane tüketimini şöyle belirtmişti: Mevcut tüfek başına günlük 10, makineli tüfek başına en az 100, top başına en az 30 merminin aksamadan cepheye gönderilmesi...

ATATÜRK 30 AĞUSTOS’U ANLATIYOR

Bu çetin savaşın tasvirini Atatürk zaferden iki yıl sonra bir 30 Ağustos günü Dumlupınar’da bulunduğu tepede şöyle yapmıştı: “Tıpkı bugün gibi, 1922 yılı Ağustos’unun otuzuncu günü saat 14’te şimdi hep beraber bulunduğumuz bu tepeye gelmiştim. Bu bulunduğumuz sırtta kahraman 11. Tümenimiz, karşıdaki tepelerde bulunan düşmanın asıl kuvvetine saldırmak için yayılıp ilerliyordu. Komutan Derviş Bey ileri atılarak bütün kuvveti ile düşman mevziine ilerledi. Düşmanın son gayreti ile çırpındığını görüyor gibiydim.

Güneş batı ufkuna yaklaştıkça, ateşli kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarda hissediliyordu. Göklerin karardığı bir dakikada Türk süngüleri, düşman dolu o sırtlara saldırdılar. Korkudan titreyen şekilsiz bir kitle kaçmak için delik arıyordu. Gecenin koyulaşan karanlığı, olup biteni gözle görmek için güneşin doğudan yeniden doğmasını zorunlu kılıyordu. Efendiler, 31 Ağustos günü bu muharebe meydanını dolaştığım zaman ordumuzun kazandığı zaferin büyüklüğü ve buna karşılık düşman ordusunun uğradığı felaketin dehşeti beni çok duygulandırdı.”

4