Kapımıza geldiler

a
a
Pazar, 14 Kasım 2010 - 05:00

Avrupa Birliği bir kez daha Türkiye hakkında ilerleme raporu yayınladı. Mehter Takımı gibi iki ileri bir geri gidiyoruz. Hükümetin sabrı taşıyor “Avrupa bizi kapıda bekletme” diye mesaj veriyor. Oysa Avrupa tarih boyunca hep bize muhtaç oldu. Onlar bizi değil, biz onları kapıda beklettik.

Avrupa Birliği'nden tam üyelik tarihibekleyen Türkiye o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile Ankara Anlaşması’nı yaptığında Başbakan İsmet İnönü idi. Türkiye 1960 ihtilalinden 3 yıl sonra, yani 1963’te bu anlaşmayı imzalamıştı. Bu tarihten sonra 1987’ye kadar hem Türkiye, hem de Avrupa yeni dönemlerden geçecekti. Türkiye başvuru tarihi olan 1987 dikkate alındığında 23 yıldır bekliyor. Yani başvurunun yapıldığı tarihte doğan çocuklarımız şimdilerde neredeyse askerliklerini yapıp öğrenimlerini tamamladı. Hatta bazıları evlenip çoluk çocuk sahibi oldu. Ankara Anlaşması’nı hatırlayanlar ise, dede ve anneanne oldular. Onlar ve çocukları da üyeliğimizi göremedi. Oysa Türkiye Avrupa’daki yeri için Osmanlılar’dan itibaren neler görmüş, neler okumuşlardı.

[[HAFTAYA]]

‘PEKİ DAHA NE YAPALIM’

Türkiye’de halk klasik soruyu her dönemde sormuştu: ”Yaşar Doğu’sundan Celal Atik’ine kadar Avrupa’nın sırtını yere getirdik. Galatasaray ile şampiyon olduk. Günseli Başar da Avrupa’nın kraliçesi seçildi. Yahu Avrupalı olmak için başka ne yapmalıydık.” Türk halkının buna benzer örneklerle çoğalttığı Avrupalı kimliği ne var ki karşı taraftan görülmeyecekti.

Oysa kapısı Avrupa tarafından hep çalınan ve el üstünde tutulan Türkiye idi. Geçmişte Türkiye Avrupa’nın değil, Avrupa Türkiye’nin ayağına geliyordu. Hele Almanya ve Fransa... Genç yaşta tahta çıkan Alman imparatoru II. Wilhelm, saltanat süresinde ülkemizi 3 defa ziyaret etmişti. Kral bu ziyaretlerinin ikisini Sultan Abdülhamid döneminde gerçekleştirmişti (1889 ve 1898). II. Wilhelm, Sultan Reşat döneminde yani Birinci Dünya Savaşı sırasında da üçüncü ziyaretini yapmıştı (l917).

ALMANLAR’A ÖZEL ÖNEM

İlk ziyarette Osmanlı ordusu için mavzer gibi gerekli silahların satışı temin edilmişti. Silah pazarında tekel olan Almanya, ikinci ziyarette Bağdat Demiryolu inşaatının Alman firmalarına verilmesi sağlanmıştı. Yüksek erkanın Birinci Dünya Savaşı dönemine dönük ziyaretleri askeri alandaki uzmanların yetiştirilmesi ve ordunun Alman kimliğine büründürülmesi kapsamındaydı. Dolmabahçe Sarayı’ndaki törende padişahın kızı Naime Sultan’da bulunmuş ve imparatoriçeye buket takdim etmişti. II. Wilhelm ve beraberindekiler padişaha takdim edildikten sonra Sultanahmet gezisine çıkmış akşam ise ziyafete katılmışlardı. İkinci ziyarette Osmanlı ve Alman donanması 18 Ekim 1889’da Dolmabahçe önlerine demirlemişti.

İmparatorun göğsünde Osmanlı’nın ‘İftihar’, imparatoriçenin gösünde ise yine Osmanlı’nın ‘Şevkat’ nişanı parlıyordu. Karşılayıcılar arısında Gazi Osman Paşa da vardı. En öndeki 4 atlı arabada II. Sultan Abdülhamit ile imparatoriçe yer almıştı. İkinci arabada ise imparator bulunuyordu. Dolmabahçe’den Haliç ve Eyüp sırtlarına kadar her yer Alman bayrakları ile süslenmişti. Bağdat Demiryolu’nun Almanlar’a verilmesi bu ziyaretle gündeme gelmişti. Almanlar’ın ‘dostluk ve beraberlik’ olarak tanımladığı gezi, Sultanahmet Meydanı’nda yaptırılan Alman Çeşmesi ile ebedileştirilmişti. Ziyaretin ikinci bölümü Kudüs, Yafa, Beyrut ve Şam’a kadar uzanmıştı. İmparator bu ziyaretinde her vesile ile Türkler ve Müslümanlar hakkında sevgi ve saygısını dile getirecekti.

AVRUPA’YA YARDIMLAR

Osmanlı Devleti ile Türkiye çeşitli zamanlarda ülkelerin yardım taleplerini kabul etmiş ve askeri destekte bulunmuştu. Osmanlı Devleti, savaş ve askeri müdahale kararlarını en yüksek organ Divan’da alıyordu. Osmanlı Devleti ile Fransızlar arasındaki ilk siyasi temas Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatı zamanında kurulmuştu (1525). Alman İmparatorluğu’nun başında Charles Quint (Şarlken) vardı ve Fransa, Almanya’nın geniş toprakları ile çevrildiği için büyük sıkıntılar içindeydi. Fransızlar ilk büyük mağlubiyeti 24 Şubat 1525’te Pavia’da almıştı.

Almanlara esir düşen kral François, Almanların nüfuz alanındaki Madrid Kalesi’ne hapsedilmişti. Fransızlar’ın bu mağlubiyet sonrasında başvurabileceği bir Avrupa ülkesi yoktu ve Almanlar’la başa çıkabilecek tek ülke Osmanlı Devleti idi. Kral François’nın annesi Louise de Savoie, bu sebeple Kanuni Sultan Süleyman’a bir mektup yazarak yardım istemişti. Fransa’nın yardım isteğini ifade eden mektubu Elçi Jean Frangipani getirmişti. Fransa’nın ana kraliçesi bu mektupta, “Padişahın mürüvvetine sığınıldığını ve onun müdahalesi ve yardımı ile kralın kurtarılabileceğini” ifade ediyordu: “Oğlumu düşmanımızın pençe-i kahrından kurtarmanızı zat-ı şahanenizden rica ederim.”

KURTARICI OSMANLI

François esir düştüğü sırada Almanya ile başa çıkacak ve Fransa Kralı’nı esaretten kurtaracak yegane devlet Osmanlı idi. Osmanlı bir İslam Devleti’ydi ve o devirde bir Hıristiyan Devleti’nin İslam ülkesinden yardım isteyerek ittifak talebinde bulunması küfür addediliyordu. Osmanlı siyasi desteğinin yanında, askeri kuvvet göndermekle ne kazanacaktı? Kanuni bunu Fransızlar’a sormamış ve bu yardımdan Osmanlı’nın ne fayda sağlayacağını kendisi hesaplamıştı.

Kanuni Sultan Süleyman bu talebi sadece alicenaplık düşüncesi ile değerlendirmemiş, yardım seferine Macaristan’ı hedef alarak başlamıştı. Edirne istikametinden yürüyen ordu (23 Nisan 1526) Belgrad’a 9 Temmuz’da gelmişti. Tuna boylarındaki kaleleri zaptederek, Macar ordusu ile Mohaç Ovası’nda karşılaşmıştı (29 Ağustos 1526). Savaş, Osmanlı ordusunun zaferi ile sonuçlanmış ve şehrin anahtarları padişaha teslim edilmişti. Bu anahtar hem Avrupa kapısını hem de Fransa Kralı’nın esaret kelepçesini açıyordu. Osmanlı Devleti’nin verdiği gözdağı ile Fransa Kralı Ocak 1926’da serbest bırakılmıştı.

İKİNCİ SEFERİ DE VAR

Kanuni, Fransa Kralı’nın yardım isteyen mektubunu getiren elçi Jean Frangipani’ye krala gönderilmek üzere bir mektup vermişti. Padişah özetle şöyle diyordu: “ ...Ben ki Akdeniz ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve vilayeti Dulkariye’nin ve Diyarıbekir’in ve Kürdistan’ın ve Azerbeycan’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve külliyen diyarı Arap’ın ve Yemen’in ve dahi nice memleketlerin fetheylediğim nice diyarın Sultanı ve Padişahı Sultan Bayezid oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Hanım. Sen ki Françe vilayetinin Kralı Françesko’sun. Frankipani ile mektup gönderip bazı ağız haberi dahi ısmarlayıp memleketinize düşmanın ele geçirdiğini, halen hapiste olduğunuzu söyleyip kurtuluşunuz konusunda medet istemişsiniz. Padişahların hapis olması şaşılacak şey değildir. Gönlünüzü hoş tutup incinmeyiniz.

Her zaman memleketler ve kaleler fetheyleyip gece gündüz atımız eyerlenmiş ve kılıcımız kuşanmıştır.” Fransa’nın,Osmanlı Devleti’nden ikinci kez yardım istemesi 1541 tarihini taşır. Fransa elçisi Baron de la Grade Fransa’nın zor durumda kaldığını ve Almanya ile mücadele edecek kudrette olmadıklarını belirterek, Osmanlı Devleti’nin askeri yardımına muhtaç olduklarını padişaha arz etmişti. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa vazifelendirilmişti. Barbaros, Şarlken’in müttefiki olan Savua Kontu’nun elindeki Nice’i 20 Ağustos 1543 günü teslim almıştı. Paşa, donanması ile Toulon’a gelmiş ve Fransa Kralı’nın taahhüt ettiği 50 bin duka altının tahsilini sağlamıştı. Barbaros, Fransa’ya en zor döneminde Osmanlı adına bu ikinci askeri yardımı yaparak, 1544 Nisan’ında İstanbul’a hareket etmişti.

AVRUPA’DAKİ İLK ELÇİLERİMİZ

Osmanlı Devleti’nin dünya üzerindeki etkinliğini ve önemini anlayan Avrupalılar, Fatih’in İstanbul’u fethetmesinden sonra diplomatik ilişkilere önem vermişlerdi. İstanbul’dan daimi elçi bulundurmaya başlayan Venediklileri (1454) Polonya (1475), Rusya (1497), Fransa (1525), Avusturya (1528), İngiltere (1583) ve Flemenk-Hollanda (1612) takip etmişti.

Osmanlı Devleti Avrupa’nın bu girişimine aynı biçimde karşılık verecekti. Osmanlı Devleti’nin yabancı devletlere elçi göndermeleri lüzum görüldükçe yapılmış, özellikle 17. ve 18. yüzyılda bu gelenek sürmüştü. Osmanlı hududundan bir başka ülkeye giden elçiler ise dönüşlerine kadar tüm masrafları III. Selim dönemine kadar üstlenilmiş ve büyük misafirperverlik gösterilmişti. Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya gönderdiği siyasi temsilciler arasında çok özel kişiler de vardır.

EVLİYA ÇELEBİ’NİN TANIMI

Bu dönemlerin Egemen Bağış’ları da Osmanlılar’ın Avrupa’daki yerini diplomatik yolla sağlamak için çaba veriyorlardı. ‘Şehzade elçisi’ sıfatını taşıyan bu kişiler arasında görevi gizli tutulanlar da vardır. Mesela Türkiye ile Fransa yakınlaşmasına zemin hazırlamak maksadı ile Fransız büyükelçisi Goofiyer aracılığı ile İsak Bey Fransa’ya gönderilmişti. İsak Bey padişah tarafından diplomasi tarihinde gizlice memur edilmiş kişiydi. Ülkelerini temsil eden elçilerin dönemin koşulları içinde diplomasi uğruna büyük zorluklar yaşadığını görüyoruz. Bu zorluklar her iki taraf içinde söz konusuydu. Bazen 200 kişilik heyetle yapılan seyahatler aylarca sürüyor, kimi zaman politik durumlar nedeni ile temsilciler rehin olarak tutuluyordu. Elçilerin yabancı dil bilme zorunluluğu kadar, ne gibi hususiyetlere sahip olması gerektiğini Evliya Çelebi söyler: “Netice-i kelam elçi paşalar bu diyardaki yaşayışa dikkat etmeliler. Sahibi kerem olup padişahını düşünür bir adem olmalıdır. Alimallah eğer elçi sefih adem olursa, rağbet ve izzet görmeyip bu diyarı küffarda ademi maymun gibi oynatırlar.”

SEFARET TARİHİNDEN...

- Osmanlı diplomasisinde adı çok edilen Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, Yeniçeri ortasından yetişmiş çorbacılık ve ağalık vazifelerinde bulunduktan sonra okur yazar bir devlet adamı olmuştu. 1720’de bindiği gemi 46 günde Toulon’a varmıştı. Çelebi, parlak bir şekilde Fransa’da karşılanmış ve halkın olağanüstü ilgisini çekmişti. Paris’te kral tarafından kabul edilen sefir, askeri ve resmi törenlerin vazgeçilmez diplomatı olmuş, kralla ava çıkacak kadar yakınlaşmıştı.

- Moralı Seyid Ali Efendi Paris sefirliği için 26 Mart 1797’de 18 kişi ile Fransa’ya hareket etmişti. 40 yaşındaki sefire Fransa hükümeti özel bir ilgi göstermiş, yarım asırdır Türk yüzü görmeyen Fransız halkı ona en büyük itibarı göstermişti. Ne var ki, Fransa’nın Mısır’ı istilaya kalkışması üzerine Fransa’nın İstanbul’daki temsilcisi Yedikule Zindanı’na kapatılınca bizim sefir de Paris’te göz hapsine alınmıştı.

- Avrupa ilişkilerinde önem taşıyan Avusturya’ya gönderilen Ahmet Resmi Efendi 1757’de İstanbul’dan yola çıkmış, Avusturya sınırını salla aşmak zorunda kalmıştı.

- Vasıf Efendi İspanya’ya gönderilen bir elçiydi. 1787’de yola çıkmış ve 27 gün karantinada bekletilmişti. Vasıf Efendi İspanya dışişlerinin hazırladığı programı reddetmiş ve ilk ziyaretinin krala olmasında diretmişti. Vasıf Efendi büyük bir alayla saraya gidecek ve samimiyeti ilerletip kralla sürek avına çıkacaktı.

- Yusuf Agah Efendi 14 Eylül 1793’de kiralanan bir gemiye krala takdim edilecek hediyeleri doldurmuş ve 8 ay süren bir yolculuktan sonra görevine başlamıştı. İngiltere Kralı George III. Tarafından kabul edilmiş ve halk sefaret alayına büyük ilgi göstermişti.

 - Avrupa’ya ilk giden I. Mehmed döneminde Venedik temsilcimizdir. 1416’daki anlaşmanın tasdikli suretini götürmek üzere giden bu temsilcinin adı bilinmiyor.

 - Sofyan Efendi Rodos (1749) ve ileri senelerde Venedik, Macaristan, Lehistan gibi yerlerde padişahı temsil etmişti.

- Semiz Çavuş (1513-Venedik), İskender Bey (1518-Rusya), Behram Çavuş (1521-Macaristan), Hidayet Bey (1544-Avusturya) diğer temsilcilerimizdi.

- Temsilcilerin içinde en ilginci Mahmut Çavuş’tu (1549). Avusturya’ya gönderilen çavuş, aslında bir Alman’dı ve Müslüman olmuştu.

- Avrupa’ya giden temsilcilerin ilginç görevleri de vardı. Mesela, Ali Bey Avusturya’ya imparatoru sünnet düğününe davet için gidecekti. (1581) Aynı şekilde Hasan Çavuş da 1582’de Çar’ı düğüne davet için Rusya’ya yol almıştı.