Kazanmak istiyorsan şut atacak, deneyeceksin!

Salı, 13 Temmuz 2010 - 05:00

Spor dünyasıyla, şirketler cephesinin ortak yönleri fazladır. O nedenle Amerikalılar, her türlü spor aktivitesinden şirketlere, liderlere yönetim dersi çıkarırlar. İspanya-Hollanda maçını izledikten sonra, 90 dakikanın istatistiklerine biraz da Amerikalıların gözüyle bakmaya çalıştım.

Rooney’in başarısının sırrı

Ondan önce mesajımı daha iyi ortaya koymak için, Wall Street Journal’da okuduğum bir araştırmanın verilerini paylaşmak istiyorum. Araştırmada, Avrupa’nın en ‘golcü’ futbolcuları sıralaması verilirken, ‘şut ve gol’ oranlarına da dikkat çekilmiş.

Örneğin, Manchester Unitedlı Wayne Rooney, 174 şutla, 26 gol yakalamış. Chelsea’dan Didier Ronaldo’nun 143 şutta attığı gol sayısı 22’yi bulmuş. Barselonalı Lionel Messi, 116 şutla 25 gole ulaşarak, önemli bir ‘gol/şut’ oranını da yakalamış.

İspanya’nın performansı

Pazar günkü maçın sonuçlarında da benzer bir tablo vardı. İspanya 19 şut atmış, bunlardan 5’i isabet etmiş, 1’i golle sonuçlanmış. 7 defa gol pozisyonuna girmiş. Hollanda ise 12 şut atmış, 5’i isabet etmiş, gol olmadığını söylemeye gerek yok. Gol pozisyonu sayısı ise 3’te kalmış. İş dünyası da biraz böyledir... Özellikle yenilikçi şirketler, bu yönleriyle futbola benzerler... Aramazsan, denemezsen, ceza sahasına girmezsen yeni ürün ve hizmet geliştiremezsin.

Şirketler de şut atmalı

Siz de okumuşsunuzdur... Dünyanın önde gelen yenilikçi şirketleri çalışanlarına şimdi bunu öneriyor, deneme, hatta ‘hata yapmaları’ için teşvik uyguluyorlar. Procter&Gamble’da yeni ürün geliştirmede ‘başarısızlık oranını’ yüzde 40-50’de tutturmayı başarı olarak görüyor. ‘Eğer başarısızlıktan öğrenebileceksek, hata yapmak, denemek iyidir’ yaklaşımı benimseniyor. Google, çalışanlarına, aramak ve denemek için zaman kullanmalarına izin veriyor, onları ‘risk almaya’ özendiriyor. Bazı şirketler ‘hatayı kutlamak’ adıyla yönetim yaklaşımları geliştirip, çalışanlarını ‘denemeye’, ‘aramaya’ ve ‘buluşa’ yönlendiriyorlar.

Bunun en iyi örneğini ilaç sektöründe görüyoruz. Bir ilaç geliştirmenin maliyeti 1-3 milyar dolar arasında değişiyor. Bazı durumlarda birkaç yüz bin dolar harcanan bir molekül denemesi çöpe gidiyor, yeniden başka bir proje için çalışma başlatılıyor. Dev ilaç şirketlerinin laboratuarlarında arama hiç bitmiyor. En çok buluşlar da arayanlar arasından çıkıyor.

Dünyanın kafası karışık

Gerçekten de dünyanın kafası çok karışık... Durgunluktan çıkıldı mı, yeni bir ‘dip’ tehlikesi var mı? ABD ve Avrupa’dan gelen haberler bir süredir bir birini teyit eder cinsten değil. Ortalıkta bir anormallik olduğu kesin... Benim dikkatimi birkaç konu çekiyor:

1. Başta ABD olmak üzere dünya borsaları bir süredir yükseliyor. Ama ABD’de, ‘ayıların’ (Düşüş bekleyenlerin) oranı artıyor. ABD’li analistler arasında ‘düşüş bekleyenlerin’ oranı yüzde 57’ye kadar çıkması da bunun göstergesi...

2. Hâlâ ABD’de işgücü piyasasından kalıcı iyi haberler gelmiyor.

3. Dünya ticaretiyle ilgili kritik mesaj veren ‘Baltık Kuru Yük Endeksi’, son aylarda düşük seyrediyor.

4. ABD’de ticari konut piyasası hâlâ iyi değil.

5. Krizin merkez üssü ABD’de tüketicilerin borçlanmasında bir istikrara ulaşılamadı. Ekonominin yüzde 70’ini tüketim harcamalarının oluşturduğu ABD’de bu tablo moralleri bozuyor.

6. Kötümser konuşan uzman sayısı artıyor. Hafta sonu okuduğum, Morgan Stanley’den Stephen Roach’ın, ‘Düzelme çoktan bitti, ikili dip olasılığı yüzde 40’a ulaştı’ değerlendirmesi biraz moralimi bozdu.

7. Bir de ‘Çin balonu’ meselesi var.

70 yaşında emeklilik saçma

Yıllarca emeklilik fonlarını iyi yönetemeyen Avrupa Birliği ülkeleri şimdi mucizevi bir formül buldular: ‘Emeklilik yaşı 70’e çıkarılsın.’ AB’den dün bir açıklama yapıldı. Deniyor ki ‘Düşük doğum hızı, uzayan ömür beklentisi ve artan yaşlı nüfus oranı, AB ülkelerindeki emeklilik sistemini tehdit ediyor. Bir an önce önlem almalıyız.’

Gerçi AB’nin bu açıklaması bugünden yarına önlemleri kapsamıyor. Böyle giderse 2040 yılında 67, 2060 yılında ise 70 yaşı öngörüyor. Hatta bazı ülkelerin, örneğin İspanya ve Almanya’nın çok daha önceden emeklilik yaşını yukarı çekmeleri gerektiğini ileri sürüyor.

Elimde OECD’nin verileri var. Oraya bakıyorum. AB ülkelerinde emeklilik yaşı ortalama 59-64 arasında değişiyor. Bazı ülkelerde 66 ve üstüne de çıkıyor. Meksika, Kore ve Japonya’da ise 70 düzeyine yaklaşıyor. Aynı verilerde Türkiye’de ortalama emeklilik yaşı olarak 63.5 dikkati çekiyor.

Mevcut tablo bu... Şimdi emekli ister Almanya’da, ister İsveç’te, ister Türkiye’de yaşasın... Doğru hayatta kalma umudu artıyor... Doğru, bir çalışana düşen emekli sayısı hızla yükseliyor... Doğru ülkelerin emeklilik sistemlerinin açığı giderek açılıyor.

İyi de ömrünü çalışarak geçiren kişiye, ‘70 yaşında emekli ol, birikimlerinde 3-5 yıl daha yaşarsın’ demek ne kadar anlamlı olacak? 30-40 yılını çalışarak geçirenler, 70’inden sonra ne kadar hayatta kalıp, emekliliğin keyfini çıkarabilecekler. AB böyle istiyor ama Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, şu anda 62 olan emeklilik yaşını 60’a düşürmesi için büyük bir baskı altında... Büyük olasılıkla da bu yönde adım atacak. Ve bence de doğrusunu yapacak.