Kenya'da belgesel gibi safari

Pazar, 24 Ocak 2010 - 05:00

Kenya'da belgesel gibi safari

Cemre BİRAND

Antiloplar, zebralar, zürafalar, gazeller, hepsi bir yöne bakmaya başladılar. Vadide çıt çıkmıyordu. Kuşlar bile susmuştu. Rehberimiz dürbünle etrafı taradı ve “Av var” dedi. Yani “biri birini yemeye hazırlanıyor” demek istedi... Aniden büyük bir dalgalanma başladı.
Hayvanlar dört bir yana panik içinde kaçışmaya başladılar. “Nerde???” “İşte orda, koşuyor!” “Nerde, nerde, göremiyorum” “Orda, orda” Bir toz duman, bir şey korkunç bir hızla, meteor gibi gözümün ucundan geçti. Yakaladı, yakaladı, zavallı yavru gitti...
Aniden tabiat yine sustu. Çita, ağzında yavru bir antilop nefes nefese duruyordu. Hızla yanına gittik. Çita, yavru antilopu gırtlağından yakalamış pür dikkat etrafı kolluyordu. Baktı ki başka gelen yok, çatur çutur yemeğe başladı. O kadar yakınındaydık ki; kemiklerin kırılışını bile duyuyorduk. Heyecandan ağlamaya başladım. Kenya’da Amboseli ve Masai Mara Milli Parkları’nda yaptığımız safariden bir manzaraydı bu.
Kenya’ya 10 günlük bir safariye gelmiştik ve Big Five’ı (büyük beş) görmeyi ümit ediyorduk. Yani aslan, fil, bufalo, leopar ve gergedan... Çita işin KDV’siydi... İstanbul-Nairobi THY seferi çok rahat. Akşam biniyorsunuz, sabah Kenya’nın başkenti Nairobi’desiniz. Saat farkı da yok. Nairobi yarım günde dolaşılabilecek bir şehir.
İngilizler’den kalma koloniyal binalar, üstlerinde marabu kuşlarının tünediği kocaman ağaçlar. Şehrin içinde büyük bir alanda vahşi hayvanlar yaşıyor. ‘Out of Africa’ filminden tanıdığımız Karen Blixen’in evini geziyorsunuz (evde Robert Redford’un filmde giydiği pantolon var!). Bölgede artık türü kalmamış değişik bir zürafanın üretme çiftliğine gidip avucunuzdan yemek yediriyorsunuz, tahta heykeller alıyorsunuz, şehir bitiyor.
Tabii ki eskiden Hemingway dahil safariye giden bütün büyük avcıarın kaldığı ve yolculuklarının başladığı Norfolk otelinde de bir içki içiyorsunuz. Biz ise House of Waine diye villadan otele dönüşmüş büyük bahçeli, havuzlu bir otelde kaldık. Güleryüzlü personel, nefis yemekler, yolculuğun yorgunluğunu unutturdu. Sabahın köründe küçük bir uçakla Kenya’nın güneydoğusunda Amboseli Milli Parkı’ndaki Tortillis kampına uçtuk. Uçaklar pır pır olduğu için yanımıza sadece 15 kilo eşya aldık. Kamp 17 çadırdan oluşuyor. Elektriği, sıcak suyu, duş -tuvalet dahil her konforu var. Tabiatın içinde yaşıyorsunuz...
Kamp hafif bir tepenin üzerine kurulmuş. Kafanızı kaldırdığınızda karşınızda Kilimanjaro’nun karlı tepelerini görüyorsunuz. Muhteşem bir manzara... Bölge genelde kurak. Etrafta ağaç az. O zaman da hayvanları çok rahatlıkla görebiliyorsunuz. Her sabah 05.00 gibi çadırınıza sessizce biri gelip hem sizi uyandırıyor, hem de sıcak çayınızı bırakıp kayboluyor. İlkinde biraz zorlansanız dahi, kalkıp etrafı açık ciplere bindikten sonra, bambaşka bir dünyaya giriyorsunuz.
Her şey muhteşem ve farklı... En az 2 saat iz sürüyorduk. 09.30 gibi otele döndüğümüzde mükellef bir kahvaltı ediyor, havuza giriyor ve yine öğle yemeği derken tekrar yollara dökülüyorduk. Güneş batıncaya kadar dağ, tepe, ciplerde hoplaya zıplaya hayvan izliyorduk. Yanımızdan filler geçiyor, aslanların burnunun dibine kadar sokuluyorduk.
Hele güneşin batışını şampanyalı bir özel köşeden izlemenin keyfi müthişti. Gece yapacak bir şey olmadığından, erkenden yatılıyor. Zaten sabah 05.00’te kalkınca ayakta duracak hal de kalmıyor. O sessizlik var ya, insanı en çok o etkiliyor. Gecenin derinliklerinden, zifiri bir karanlığın içinden korkunç sesler geliyor. Sırtlanlar “huup, huup” diye sesleniyor, aslan kükrüyor...

MASAİ’lİ ERKEKLER POLİGAM!
Bölgeden oturan ve büyük baş hayvancılığı yapan Masai kabilesi kampımıza yakındı, ziyaretlerine gittik. Köye giriş adam başı 20 dolar. Masai erkekleri poligam, istedikleri kadar evlenebiliyorlar. Eşlerin işi farklı değil. Eve bakmak, çocuklara sahip çıkmak. Evler tezekten yapılı, birer hücre, ne camı var ne bir şey. Tepede bir delik var, duman çıksın diye. Şefin oğlu anlattı ”Pazartesi bir karıma, salı öbür karıma, çarşamba diğerine...” Pazarları dinleniyormuş!

Kichwa Tembo ve Mara Nehri
Amboseli’nin toprak havaalanından yine bir pırpır uçakla ayrılıp, Afrika’nın belki en ünlü milli parkı olan Masai Mara’daki Kichwa Tembo kampına geldik. Olduğumuz bölgeden Mara nehri geçiyor. Hani belgesel filmlerde, jzebra veya buffaloların geçerken timsahların hücumuna uğradıkları sahnelerin yaşandığı yer.
Kichwa Tembo hafif bir tepelikte, oturduğunuz zaman gözünüzün alabildiğine kadar bir çayırlık ve dibinde Mara Nehri. Sağınızda Tanzanya. Kampın etrafı elektrikli tel, büyük hayvanlara engel. Ama bir ‘warthog’ (yabani domuz) ailesi çadırımızın önünde devamlı oturuyordu. Kampın önünden sürekli antiloplar, gazeller, zürafalar, zebralar, filler geçiyordu. Bu kampta da devamlı iz sürdük. ‘Ranger’, yani hem rehberimiz, hem şoförümüz olan kişinin gözü o kadar alışmış ki; aslandı, çitaydı her şeyi görebiliyordu...
Bir gün 8 saat iz sürdük. Ve dönüşte işte o unutulmaz çita avına şahit olduk. Bir süre sonra aynı çitayı üç yavrusuyla resimledik. Son gün en zor bulunan leoparı bir ağacın üstünde uyurken bulmaz mıyız, arabadan zafer çığlıkları yükseldi. Aslandan bol bir şey yoktu. Toplam 32 defa gördük. Büyük beş’in en heybetlisi olan gergedanı ise yavrusuyla izledik. En korkuncu ise, bir aslanı kısa süre önce yakaladığı bir zebrayı ağız tadıyla yerken bulmamızdı. Aslan zebranın arka bacaklarından karnına girmiş, çatır çutur yiyordu.
Arada bir kana bulanmış burnunu şöyle bir kaldırıyordu. İki metre öteden, doğrusu midemiz nasıl bulanmadan seyrettik, hayret ediyorum. 6 günlük safariyi Kenya’nın ikinci büyük şehri olan Mombasa’ya yakın Leopard Beach otelde noktaladık. Hem yüzdük, hem daldık. Denizin altındaki muhteşem manzaraya bir kere daha hayran kaldık. (O yazı ise başka bir sefere) Yolculuğumuzu her zamanki gibi, Private-Class şirketi organize etti. Şimdi düşünüyoruz; bir -iki yıl sonra Tanzanya’ya mı gitsek yoksa Okawango Deltası’na mı?