Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

Keramet cüppede mi!

Perşembe, 20 Mayıs 2010 - 05:00

Başbakan Erdoğan. İspanya, Madrid Avrupa Üniversitesi’nde “fahri doktora ünvanı” alırken yaptığı konuşmada “Üstünlüğün hukukunu oluşturmak için varsak, insan olarak kendimizden utanmalıyız. Hukukun üstünlüğü için varsak yaratılışımızın gereğini yerine getirmiş oluruz” demiş. Altına imzamı atıyorum ve hatırlatıyorum: Lütfen bu söylediklerinizi Türkiye içindeki hukuk için de geçerli kılın. Hukuku, iktidardaki çoğunluğun üstünlüğü için yeniden düzenleme çalışmanız son aşamasında. Özel mahkemelerde Ergenekon Sanal Örgütü’nün suçluları olarak tutuklanan sanıklar, hükümlü olmadan infaz yiyor! Kanıt yok, delil yok, avukatlar tutuklandığı için avukat yok. Eğer aldığınız doktora hukuk konusunda sizi evrensel değerlere ulaştırdıysa onları Türkiye’de de uygulayın. İşe, bütün suçu tarikatları soruşturmak olan Cihaner’i cadı kazanından çıkarmakla başlayın. Size giydirilmiş o cüppenin hakkını ancak o zaman verirsiniz!

Gündeme sıkışıp kalan bayram

CHP depremiyle Fenerbahçe depremine grizu patlaması da eklenince 19 Mayıs’ı unuttuk gitti. Memlekette rutin bir tek gün geçmiyor ki! Biraz içim açılsın diye gösterileri izlemek için TRT’yi açtım. (Diğerleri kendi havasında.) Deniz lisesi öğrencilerinin yaptıkları kuleyi, kız öğrencilerin karanfilli danslarını, Atatürk’ün otomobilini nostaljik duygularla izledim. Yakında bu gösterilerin de lüzumsuz olduğu ve kaldırılması gündeme gelirse şaşırmayacağım. Törenlerin en prestijli grubu askeri liseler için internet sitelerinde yüz kızartıcı iftira ve iddialar hâlâ yayında! Yetkilileri rahatsız etmiyor ki kaldırtmıyorlar. Tıpkı havaalanında başlayan ve kentin her yanında çoğalan eşarp reklamlarının etmediği gibi! Reklamı yapılmayınca satılmıyor mu o eşarplar? Yoksa başka bir anlamı mı var her panoda başörtülü kadın fotoğraflarının? 18 Mayıs’taki Türkan Saylan’ı anma töreni duygu yüklüydü. Bir salon dolusu orta yaşlı kadındık, çoğu eğitimci. Diğer çağdaşlar, erken 19 Mayıs tatiline mi çıkmışlardı, Atam izindeyiz, yemini ederek? Hadi işte Baykal da gitti, “ama” kalmadı. Göreceğiz bakalım, sandıkta kaç kişiyiz?

Zonguldaklı’nın değişmeyen kaderi

Yüreğindeki acı, yüzünün kömür karasından koyu. Başındaki bareti, karanlık yüzünde göz olduğunu seçebildiğimiz iki parıltı, yıllardır hep aynı. Kömür çıkarmak için maden ocağına çaresizlikten inilir. Yerin 500 metre altından sadece kömür değil, ekmek parası çıkarılır. Kömür tozu soluyarak, kömür tozu tükürerek, genç yaşta ölerek. Ve o maden ocağının, ölünün ailesine yaptığı en büyük iyilik, aileden bir başka erkeği, ölenin yerine işe almaktır! Böyle bir kısır döngü. Yerin altındaki akibetlerini bilemediğimiz 30 can, zaman zaman yaşamaya razı olduğumuz acılardan biri. Kömür ocağında grizu patlar. İşçiler göçük altında kalır. Yakınları kapıda ağlar. Bu görüntülerin tek değişen yanı, kurtulabilmiş işçilerin, kömür karasına boyalı kulaklarındaki cep telefonu! Bir de kapıda bekleşen bakan kadrosu. Ne işe yarıyorlarsa. İlk savunmaları, ölçümlerin patlamadan 4 dakika önce yapılmış olduğuydu. Öyleyse niye patladı? İlk fısıltı, ilk iddia, patlamanın taşeronun işlettiği bölümde olduğuydu. Sonrası bilgi kirliliği. 30 can yerin 500 metre altında, yakınları ocağın başında, yanıyor da yanıyor. Acı küllenince, hangi aileden kimlerin işe alınacağı belirlenir. Bir ilin gençlerinin kaderi, madende ölmek midir?