Kerem Akça, 47. Rotterdam FF’nin 4 yarışma filmini değerlendirdi

KEREM AKÇA / kerem.akca@posta.com.tr
 
3 Şubat’taki ödül töreniyle sona erecek 47. Rotterdam Film Festivali’nde ‘Kaplan Ödülü’ yarışması filmlerinden şu ana kadar izlediğim dördünün ikisi kadın yönetmenlerin imzasını taşıyor. Peki ama “Piercing”, “Nervous Translation”, “Djon Africa” ile “Sultry”nin arasında hangisi öne çıkıyor?
 

29 Ocak 2018, Pazartesi 10:09
A A




‘PIERCING’: BOL KANLI VE PLASTİK BİR KEDİ-FARE OYUNU
 
“Annemin Gözleri” (“The Eyes of My Mother”, 2016) ile çıkış yapan Nicolas Pesce, aslında orada da ‘göstermelik başarısı’nı görüntü yönetmeninin başarısıyla sağlamıştı. Burada izlediklerimizde “Body Double”ın (1984) röntgenci apartman görüntüsünün daha camp (bilinçli bayağılık estetiği) hali gibi başlıyor, zamanla bu eksen ‘Otel’in (‘Hostel’) ‘kesme-biçme istismar filmi’ne kayıyor. Ama aralara Argento’nun Goblin’inden şarkıları da enjekte edilebiliyor.
 
Özellikle “Tenebre”nin (1982) luma vinçle çekilip tarihe geçen plan sekansı ile “Derin Kırmızı”nın (“Profondo Rosso”, 1975) kilit sahnelerinde gördüğümüz tema müziği ‘nostalji’ hissi yaratıyor. Seri katil ile hayat kadının buluşmasıyla devreye giren kanın gövdeyi götürdüğü ‘sado-mazoşizm’ seks oyunları, en güncel yorumla ‘Otel, Grinin Elli Tonu ile birleşiyor’ olarak yorumlanabilir. Bunu yaparken de aslında ‘ekran bölme’ tekniğinin ve 1970’leri adeta bir distopyaya geçirecek kadar ‘kukla animasyonu’ kıvamındaki yapım tasarımının da kattığı yapaylık göze batabiliyor.
 
“Piercing”, ‘piercing takan kadınla daha doruğa ulaşan, bol kanlı, bol çıplak bedenli bir yüzleşmenin, çarpışmanın adını koyuyor. Bu damardan da ister istemez hedefleri ortaya çıkan De Palma’nın formda ilk döneminden çıkmış bir istismar filmi yürüyor. Christopher Abbott fazlasıyla yapay ve kasıntı duruyor. Wasikowska, “Lanetli Kan”dan (“Stoker”, 2013) sonra devreye soktuğu ‘tehlikeli, şiddete meyilli ve ciddi karakterler’e bir yenisini ekleme peşinde.


 
Eskitilmiş ‘Feature Presentation’ logosuyla açılan filmi, bu taktiği “Kill Bill”de (2004) uygulayan Tarantino izlese sevebilir. Ama ‘kedi-fare oyunu’nda farklı bir boyuta geçilmiyor. Kin, nefretle şiddet uygulama ana motivasyonuna dönüşüp özgünlüğün önüne geçiyor. Ama kabul etmeliyiz ki yönetmeninin kendi kimliğini oturtma refleksleri ışığında ilk işindeki ‘yamyam filmi’nden sonra ‘psikolojik-gerilim’ de tek mekana sıkışıyor. İlkinde siyah-beyaz bir atmosfere ağır tempo ve uzun planlar eşlik ederken, sabit açılar gaza basamayan bir plastik dokudan medet umuyor.
 
“Piercing”in en büyük problemi ekran bölme dışında bir teknikle hızlanamaması. Kurgusuyla ortada vites düşürüp beklemesi sanki. Pesce, iki filminin teknik ekibini toptan değiştirmesi ‘sil baştan’ hamlesini ‘bayağı’ hale getirmiş. Alkış beklentisiyle yaptığı hamlelerle kısıtlı bir kitle için pespaye görselliğine karşılık alıp külte dönüşecektir.
 
FİLMİN NOTU: 4.5

 
‘NERVOUS TRANSLATION’: 1980’LER FİLİPİNLER’İNİN GERÇEKÜSTÜCÜ YÜZÜ
 
Filipinler sinemasında son yıllardaki yükselişte ‘Marcos rejimi’nin yarattığı yıkımın sinemaya tezahürü de etkili oldu. Shireen Seno, ikinci filminde, 1987 yılını merkezine alıyor. Faşist liderin devre dışı kalmasıyla 80’lerde ortaya çıkan ‘kurtuluş sinyalleri’ni umut dolu bir dönüşümle anlatmak istiyor. Jana Agancillo’nun samimiyetiyle can verdiği Yael, gerçek bir gerçeküstücü unsura malzeme oluyor. Ülkenin kırmızıdan kahverengiye uzanan 80’ler atmosferine cuk oturuyor.

 

O dönemden hatırda kalan seslerin “Babamın Sesi” (2012) misali dinlendiği, bunların hayal gücünde yeniden tasarlandığı ilginç bir evren var. Bunun dokunmasında da açıkçası klasik açılardan ziyade, karakterin yüzünden uzak duran detay planlar ve aykırı açılar tercih edilince görsel yapı için belirleyici oluyor. Sıçramalı kurgu da zaman zaman öne çıkabiliyor. Ama Yael’in genelde tek mekanda kalmasıyla gelen ‘ses tasarımı’nın becerisine karşın filmin kısa filme daha yatkın bir senaryosu var gibi.
 
“Nervous Translation”, “Arı Kovanının Ruhu” (“El Espiritu de la Colmena”, 1973), “Ayna” (“Ayneh”, 1997), “Fidel’in Yüzünden” (“La Faute a Fidele”, 2006), “Ben Gördüm” (“Min Dit”, 2009) gibi küçük kızların gözünden ülkelerin farklı dönemlerine bakan işleri akla getiriyor. Daha ziyade Victor Erice’nin İspanyol gerçeküstücülüğünün göbeğinden Ana Torrent’in katkısıyla bir başyapıt çıkardığı “Arı Kovanının Ruhu”nu “Babamın Sesi”yle birleştiriyor gibi.
 
Bu da filme bir samimiyet katarken Seno’yu ikinci uzun metrajında ufuk açıcı çıkışı için destekliyor. Açıkçası bu konuda Filipinler’de potansiyel var.
 
FİLMİN NOTU: 5.6

 
‘SULTRY’: MODERN BREZİLYA’DA KADIN VAROLUŞUNA ‘BEDENSEL KORKU’ ANAHTARI
 
Bizde nasıl “Abluka” (2014), “Körfez” (2017) ve “Kaygı” (2017) politik rejimin mecburen bilinçaltına bastırdığı şeyleri, yarattığı kaosun sinemasını yaptıysa Brezilya’da da böyle bir eğilim var. Temer rejiminin getirdiği skandallarla birlikte bu atmosfer yedinci sanata yaradı. Felipe Bragança ile iki film çeken Maria Meliande, ilk solo yönetmenlik denemesinde bu meseleyi alt metinlerine yerleştiren bir ‘kadın hikayesi’nin izini sürüyor.
 
Film, ‘kıyamet arifesindeki bir dünya’nın tanımını yapıyor sanki. Protestoya yatkın, olimpiyatların bir türlü başlayamadığı süreç fazlasıyla yıkıcı ve bıkkınlık veriyor. “Sultry”nin adını aldığı ‘rutubet’in altını dolduran bir tonu ve dokusu var. Marina Provenzzano başrolde cesaretiyle göz kamaştırıyor. Onun seks sahnelerinin gerçekçiliği bir yana, arka plandaki binaların arasında filizlenen ‘silik ruh’ olması açılıştaki bir çeşit ‘kapitalizm güneşlenmesi’nden itibaren fazlasıyla belirgin.

 

Binaların terletip ‘seks’e ve ‘yaralı beden’e ittiği ana karakter, filmi tür sinemasına yönelterek biraz ters köşe yapıyor. Bu da iyi olmuş. ‘Bedensel korku’nun (body-horror) Cronenberg’vari devreye sokuluşu zamanla doğaüstüne de kayıyor. “Sultry”, Ozon’un “Sitcom”uyla (1998) parlayan oyuncu Marina De Van’ın yönetmenliğe geçiş yaptığı eseri “Derimin Altında” (“Dans Ma Peau”, 2002) ile kardeş filmler. Açıkçası bu hedef doğrultusunda da bir karakterin yolculuğunu öne çıkarıp onun bilinçaltını örmeye çabalıyor.
 
Filmin motifleri ve sembolleri sadece Brezilya halkının anlayacağı şekilde planlanmış çoğu kez. Bu da soru işaretlerine yol açabiliyor. Sözgelimi sürpriz finaldeki karakterin motivasyonları ve olup bitenler biraz muğlak kalıyor. Ama Meliande görsel açıdan fazla problem yaşamayarak o konuda dersine çalıştığını ispatlıyor.
 
FİLMİN NOTU: 5.6


 
‘DJON AFRICA’: SÖMÜRGECİLİK, MÜZİK, DOĞA VE GÖÇ
 
Avrupa ortak yapımı filmlerden alışığızdır. Ülkesinin sömürgesi olduğu ülkeye giden bir karakter, orada gerçek hayatı bulur. Bu duruma adapte olunca da ister istemez kendini eğitmiş, varoluş problemini çözmüştür. Belgeselleriyle bilinen Joao Miller Guerra-Filipa Reis ikilisi, burada bu ‘sömürgeci’ ve ‘egzotik’ formüle el atmışlar.
 
Miguel Moreira’nın canlandırdığı kıvırcık saçlı ‘Djon Africa’yla kimsenin özdeşleşmeme şansı yok. Frank Sinatra şarkılarından alıntı yapan, gerçek bir kadın aşığı o. Üstelik Portekiz’de yaşasa da esasen Yeşil Burun Adaları doğumlu. Bu da ister istemez belgeseli yönetmenlerin gözünden ‘sosyal gerçekçilik’in dibine vuran bir ‘yapma’ ve ‘ilkel’ samimiyetle dolduruyor. Bu oyuna geldik mi de zaten dönüşü yok…
 
Bizi Cape Verde’de doğaya, çöle karşı yalnız yürüyüp hayatı bulan, kapitalizmden uzaklaşan bir ‘gerçek insan’ karşılıyor. Ama bunun arkasında saklanan yönetmenler hiç de tutarlı hareket etmiyorlar. O bölgedeki müzikle cezbetmeyi, natüralizmle uyutmayı becermek zor bir iş değil! Üstelik bir sahnede ‘hayali öğe’ ile ‘büyülü gerçekçilik’e de kayıp ‘acemilik’ belirtisine dönüşebiliyor.
 
“Djon Africa”, tuhaf ve küçük düşürücü isminden de anlaşılacağı üzere o sömürgeci, Batıcı, egzotik ve natüralist göç filmlerinden. Bu formüle kayıp ‘turistik gezi’den farkı kalmayan denemeler arasına katılırken sıkıntı çekmiyor. Sadece ‘Yeşil Burun Adaları’nın varlığı ile merak uyandırıyor.
 
FİLMİN NOTU: 3.8

 

 
KEREM AKÇA’NIN 47. ROTTERDAM FİLM FESTİVALİ’NDE İZLEDİĞİ FİLMLER İÇİN YILDIZ TABLOSU:
 
LES GARÇONS SAUVAGES: 8.7
LADY BIRD: 6.9
ANNA’S WAR: 6.8
PITY: 6.7
TIME SHARE: 6.1
LOOK UP: 5.9
THEIR REMAINING JOURNEY: 5.8
INFERNINHO: 5.5
SILENT MIST: 5.5
THE CANNIBAL CLUB: 5.5
INSECT: 5.4
BLUE MY MIND: 3.8
DRIFT: 2.9
THE NIGHT EATS THE WORLD: 2.9
NEOMANILA: 2.3
 

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;