Kimseye yaranamayanlar

a
a
Pazar, 21 Kasım 2010 - 05:00

Ağır sözler yazmış. O kadar ki, konunun muhatabı olmamama rağmen, okurken çok rahatsız oldum.
Tesettüre modern bir yorum getiren kadınların, başı açık kadınlardan daha fazla şehevi bakışları çektiğini, bu kadınların ‘başları örtülü çıplaklar’ olduğunu iddia etmiş Milli Gazete yazarı Mehmet Talu.
İslami tesettürde parlak renklere yer olmadığını, sadece pastel renklerin kullanılması gerektiğini ve en fazla iki renk kullanılabileceğini buyurmuş Talu. Ve ‘Sizin sıkmabaş rengarenk kıyafetiniz tesettür değil, anti tesettürdür’ diyerek bu kadınların ana babalarını, kocalarını ve velilerini de protesto ettiğini söylemiş.
Bir kadın olarak empati yapmak zor değil. Onlardan birinin yerinde olduğunuzu düşünün. Gündelik hayatın içinde zaten bir şekilde mücadele veriyorsunuz, toplumun belli bir kısmı tarafından reddediliyorsunuz ve bir de üstüne kendinize daha yakın olduğunu sandığınız gruplardan hakaret işitiyorsunuz.
Öte yandan birileri size çok önemli olduğunuzu, özgürlüğünüz için mücadele ettiklerini söylüyor ve sizi adeta demokrasinin sembolü haline getiriyor. Ama günün sonunda kendinizi ne önemli ne de özgür hissediyorsunuz. Demokrasi mi? Dalga mı geçiyorsunuz?
Şimdi sorarım size, başı örtülü kadınları yeterince ‘kapalı’ bulmadıkları için ‘Öyle değil, şöyle giyinmelisiniz’ diye direten bu radikal İslamcıların, ne farkı kaldı ‘Başınızı açın’ diye tutturan ulusalcılardan?

Evlilik, kadınların omzunda yük

Zor işler bunlar. Ama daha çok da kadınlar için. ‘Evlendiler, evlenecekler, ayrıldılar, barıştılar’ türü haberlerin gözdesi Deniz Akkaya-Efe Önbilgin çiftinden Efe Bey, ani bir manevrayla dümeni kırıp başka bir kadınla evlenince, üçü birden magazin basınının gündemine oturdular.
Kim kimdir, kim kimi önce tanımış, kim kimi sevmiş, sevmemiş, bunları geçiniz. Esas konu, bu resimde ve benzer resimlerde gördüğümüz kadınların durumu. Biri bu adamdan çocuk doğurmuş, ‘Kendim bakar, büyütürüm, birlikte olalım, olmayalım, evlenelim, evlenmeyelim sorun değil’ demiş. Demiş ama etraftan sürekli olarak ‘Ne zaman evleneceksiniz/Yoksa senle evlenmiyor mu?’ sorularıyla sıkıştırılmış. Öbürü, düğün gününde bile esas kadın olmanın keyfine varamamış, kocası daha damatlığı üstündeyken bir önceki ilişkisi hakkında açıklamalar yapmış.
Neticede evlenmek için seçilenin de, evlenmek için seçilmeyenin de durumu birbirinden çok farklı değil. Bir burukluk, bir tatsızlık...
Velhasıl kelam, evlilik mevzusu kadınların omzunda her daim yük. Sadece bu örnekte değil, çoğu örnekte bu böyle. Erkeğin evlenip evlenmemesi konusunda şaka yapılabiliyor ama, konu kadının evlilik meselesine gelince, işin rengi değişiyor, içine baskı, aşırı bir ciddiyet ve gerilim giriyor. Diyorum ya, sonunda olan kadınlara oluyor...

İnsan ne zaman ölür?

Geçenlerde telefonumdaki rehberi güncelliyordum. İki harfte uzun süre kaldım. Geçtiğimiz sene kaybettiğim sevdiklerimin telefon numaralarına uzun uzun baktım. Çevirmeye korkuyor ama silmeye de yanaşmıyordum.
Geçen hafta Ayşe Arman yazmıştı. Aldığı güzel bir haberi, bir süre önce kaybettiği babasıyla paylaşmak için onu cebinden aradığını, ‘Aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor’ cümlesini duyduğunda çok sevindiğini, bunun ona, hani başka bir zaman arasa ulaşabilirmiş duygusu verdiğini söylemişti.
Kaybettiklerimin numaralarını telefon rehberimde kayıtlı tutmaya devam etmek de benzer bir teselli duygusu verdi bana. Onların hala var olduğuna inanma ihtiyacıydı bu.
Demek ki ‘İnsan aslında yakınları onun ismini ve telefon numarasını kayıtlarından sildiği zaman ölüyor’ diye düşündüm.
Ve onları yaşatmaya karar verdim...

Haftanın notları

Çocuklarının ne yaptığını merak eden anneler ve aldatıldığından şüphe edenler artık bilgiye daha rahat ulaşacakmış. ABD ordusunun terörist ve kaçakları takip etmek için kullandığı insansız hava araçları kişilere de satılmaya başlanacakmış. Birkaç yüz dolara satılacak araçlar, iPhone’lara yüklenecek basit bir uygulamayla her yerden kontrol edilebilecekmiş.
(Cep telefonları, mailler, facebooklar, tweetler yetmedi, şimdi bir de bu çıkıyor. Bu nasıl bir gözetleme tutkusudur, nasıl bir kontrol manyaklığıdır? Biraz nefes alınabilecek, kendine ait bir alana sahip olmak artık büyük bir lüks!)

TBMM Dilekçe Komisyonu, alanında uzman sosyolog ve psikologlar ile ilgili devlet birimlerini bir araya getirerek ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ adlı dizinin sosyolojik ve psikolojik etkilerini masaya yatıracakmış. Bir vatandaş, bu dizinin kadına yönelik şiddeti körüklediğini ve toplumda milli örf ve kuralların hiçe sayıldığını dile getirerek TBMM’ye başvurmuş.
(Bu dizi olmasa zaten şiddet falan gördüğümüz yok bizim. Gazeteler karılarını, kız arkadaşlarını katleden, genç kızlara tecavüz edip onları öldüren adamların haberleriyle dolu değil. Töre cinayeti, namus cinayeti de yok zaten.(!) Bırakın Allah aşkına! Değerli vaktinizi bir dizi için değil, memleketteki şiddet olaylarıyla mücadele etmek için harcayın. Cezaları yükseltmek, hafifletici maddeleri kaldırmak, şiddete karşı sıfır tolerans ilkesinin uygulanmasını sağlamak için çalışın. Artık uca bucağa değil, öze bakın!)

14 Kasım 2010 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır