Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Kırmızıda durmayan, hukuk talep edemez...

Cumartesi, 05 Aralık 2009 - 05:00

Bu sözün telif hakkı Prof. Doğu Ergil’e aittir. Sağduyu dolu bir insandan ancak bu kadar derin bir söz çıkar. Bir takım beyinsizlerin tüm hırpalama çabalarına rağmen, bir türlü yıkamadıkları bir isimdir. Dağ gibi duruşuyla hâlâ hepimize ders veriyor. Gerçekten de, ne kadar doğru bir saptama, değil mi?

Kırmızı ışıkta durmayan, hukuk talep edemez.

Kırmızı ışık son derece temel bir kural.

Kırmızı yandığı anda, ister gecenin 03.00’ünde, sokaklarda in cin top oynuyor olsun, yine de durmalısınız. Son derece basit, ancak aynı anda son derece de anlamlı bir kural.

Kırmızı yandığında, sağa sola bakıp, ya kimselerin olmadığını görüp veya acelesi olduğu gerekçesine sığınıp gaza basanlarımız var ya, işte onların bunu yaptıktan sonra, başlarına bir sorun geldiğinde “Burası hukuk devletidir, kardeşim. Hukuk kuralları geçerlidir. Hakkımı hukuk bana geri vermelidir” diye istekte bulunmaya hakkı olamaz.

Aslında, kırmızıda duranlara enayi gözüyle bakanların ülkesidir Türkiye. İşte bu cennet vatanda, aynı insanlar, başları sıkışınca ortaya çıkıp hukuk ararlar. Ses tonlarını kalınlaştırarak “Türkiye bir hukuk devletidir” demezler mi, insanın tepesi atıyor. Resmen aptal yerine konmanın da bir ölçüsü olması gerekmiyor mu?

Ben, hem kırmızı ışıkta duran, hem de hukuk aramayanlardanım. Zira bu ülkede hukuk olduğuna inanmıyorum. Belki arada bir, kazara hukukun hakkını veren bazı kararlar da çıkıyor, ancak genelde hukuku sadece kendi çıkarına uygun düştüğünde sahiplenenlerin yaşadığı bir ülkedeyiz...

Olli Rehn gitti, Stefan Füle geldi

Avrupa Komisyonu’nun, yıllardır Türkiye dosyasıyla ilgilenen ismi Olli Rehn görevinden ayrıldı ve Komisyon’da Ekonomik ve Mali İşler’in başına geçti.

Rehn, Türkiye’ye çok emek vermişti. Her ne kadar bizlere pek yaranamadıysa da, geriye dönüp baktığımızda nasıl yardımcı olduğunu kolaylıkla görebiliriz. Joost Lagendijk, Radikal Gazetesi’ndeki makalesinde, genişleme dosyasına Çek Cumhuriyeti’nden Stefan Füle’nin atanmasını olumlu karşılıyor. Brüksel’i çok yakından tanıyan Lagendijk, değerlendirmesinde “Füle, Türkiye’nin AB üyeliğinin tartışmalı olmadığı bir ülkeden, yani Çek Cumhuriyeti’nden ve Türkiye’nin üyeliğinin her zaman sağlam destekçisi olan Sosyal Demokrat Parti’den geliyor” diyor.

Gerçekten de doğru. Zira bir ara, Alman veya Fransız adaylardan söz ediliyordu. Neyse ki, bunlar gerçekleşmedi. Zaten bataklığa saplanmış olan müzakerelerden tümüyle umudu keserdik. Füle bir süredir, Çek hükümetinde AB ile İlişkilerden Sorumlu Bakan olarak görev yapıyordu ve Türkiye’nin tam üyeliğini destekleyen konuşmalarıyla tanınan bir isimdi. Yine de her şey güllük gülistanlık değil. Bakalım, genişleme bölümündeki yeni görev dağılımı nasıl olacak? Ayrıca, bu bölümün sulandırılacağı yolundaki iddialar ne oranda doğrulanacak?

Yabancı ve Müslüman karşıtlığı yaygınlaşıyor... 

İsviçre’deki minaresiz cami oylaması, bir süre öncesine kadar saklanan bir gerçeğin apaçık ortaya çıkmasına yol açtı. İsviçreliler dahi böylesine mantık dışı bir karar alabiliyorlarsa, o zaman Avrupa’nın genelindeki “Müslüman karşıtlığınınyabancı düşmanlığının” ne boyutlara ulaştığını tahmin etmek, insanın tüylerini ürpertiyor.

Avrupa giderek içine kapanıyor.

Avrupa giderek yabancıları dışlıyor.

Avrupa giderek İslam’a karşı çıkıyor.

Çok korku verici bir süreçten geçiyoruz. İşin daha da kötü yanı, bu gelişmeyi kimse ciddiye almıyor. Demokrasiymiş, insan haklarıymış gibi gerekçelerin arkasına saklanılıyor.

İsviçre’deki oylama, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan gizli gerekçelerin su yüzüne çıkmasından başka bir şey değildir. Eğer müzakerelerde böylesine dirençle karşılaşıyorsak, emin olun ki bunun Kıbrıs ile veya Kopenhag Kriterleri’yle ilgisi yoktur. Ne yazık ki, giderek artan sayıdaki Avrupalı için, AB bir Hıristiyan kulübüdür ve bu kulübün içine bir Müslüman’ın girmesi istenmemektedir.

İleride bu günleri arar olacağız.

Bir süre sonra, Avrupa’nın İslam’a karşı tahammülsüzlüğü daha da fazla artacakmış gibi görünüyor.

3 komutan savcıdayken, Menderes utancı...

Berivan Tapan’ın Yassıada’da Menderes’in güvenliğinden sorumlu Yüzbaşı Kazım Çakır’ın anılarından derlediği yazı dizisi yine yüreğimi burktu. Toplum olarak bu utançtan hiç kurtulamayacağız.

POSTA’yı tebrik ederim.

Bir yazı dizisinin böylesine zamanlı yayına verilmesine ilk defa rastlıyorum. Anlam dolu bir hareket. Sırf muhalefete karşı sert davrandığı için 27 Mayıs ihtilalcileri tarafından asılan Menderes’in anılarını hüzünle okudum. Bu yazı dizisi yayınlandığı sırada, emekli üç kuvvet komutanının, ilk defa “darbe girişiminde bulunma” kuşkusuyla ifadeye çağrılmış olması, çok anlamlı rastlantı. Aynı zamanda Türkiye’nin nereden nereye geldiğini de gösteren son derece tarihi bir gelişme. Bu açıdan bakılınca, bugünün önemi çok dana net şekilde ortaya çıkıyor. Türk siyaseti adeta bir sınıf atlıyor.

Aferin Enerji Bakanı’na

Doğrusu ben çok şaşırdım. Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, uluslararası çevre örgütü Greenpeace’in İstanbul ofisini ziyaret etmesi sürpriz oldu. Nedeni de basit. Greenpeace nükleer enerjiye karşı ve bütün gücüyle de mücadele veriyor. Belki başka ülkelerde farklıdır, ancak bizde, hangi devlet politikasına karşı çıkar ve direnirseniz, mutlaka sonunda dayak yersiniz. Nitekim Greenpeace’çiler de polis dayağından bol bol nasiplerini almışlardır. Enerji Bakanı bu kısır döngüyü kırdı. Farklı görüşte olmasına rağmen, çevrecilere saygılı davrandı. Yapılması gerekeni yaptı. İnşallah bu hoşgörü, yarın veya öbür gün Greenpeace ofisinin basılması ve yeni bir dayak olayı ile gölgelenmez!

KİTAP KÖŞESİ

Ali Naci Karacan’ın ‘Lozan’ hikayesi...

Benim hatırladığım kadarıyla, Ali Naci Karacan’ın Lozan Konferansı ile ilgili kitabı, kendi alanında hem ilk hem de tek örnektir. Gazeteciliğe başladığım yıllarda ilk defa okumuş ve bir konferansın nasıl kaleme alınacağını Ali Naci Bey’den öğrenmiştim.

Milliyet’in kurucusu olan Ali Naci Karacan sadece bir gazete sahibi değil, tam anlamıyla bir gazeteciydi. Hulusi Turgut tarafından güncellenen ve İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yeniden piyasaya çıkarılan bu nefis eseri, mutlaka okumak gerekir. Sadece bir dış politika olayı değil, bir ülkenin kaderini değiştiren Lozan Konferansı’nın perde arkasını, uluslararası entrikalarını bir gazeteci gözüyle öğrenmek istiyorsanız, bu kitabı kaçırmayın.

***

Siyasetten sinemaya...

Ekrem Dumanlı’yı sizler Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olarak, siyasi konulardaki tartışmalardan tanırsınız. Oysa Dumanlı’nın bir de sanat yönü var ki, görmezden gelinecek gibi değil. Bundan önce de, Son Durum adlı bir tiyatro oyunu yayınlamıştı. Şimdi de, Zaman Kitap tarafından piyasaya verilen Sinemaya Farklı Yerden Bakmak adlı kitabı çıktı. Çok ilginç bir açıdan sinemaya bakan Dumanlı, prototipleri eleştiriyor ve çok çarpıcı örnekler veriyor. Sinemaya başka bir pencereden bakmak için bu kitabı kaçırmayın.

***

Rıdvan Akar’ın ‘Aşkale Yolcuları’

Rıdvan Akar’ın ilk defa 1999’da Belge Kitapları’ndan çıkan bu kitabı bu defa Doğan Kitap tarafından piyasaya verildi. Eğer kaçırmışsanız, mutlaka edinin. Türk tarihinin gerçekten de en tartışmalı, en gaddar uygulamalarından biri olan Varlık Vergisi hikaye ediliyor. Bu vergi, Vehbi Koç’un deyimiyle, azınlıklardan alınan servetin Müslümanlara dağıtılmasından başka bir şey değildir. Akar’ın kitabını okurken yakın geçmişimizin en karanlık sayfaları arasında dolaşacağınızı da unutmayın.