Komisyon raporu: TSK, diğer ordulara göre fazla konuşan bir kurum

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu raporunda, "TSK, diğer ülke ordularına göre fazla konuşan, ama kendisi hakkında konuşulmasından bir o kadar rahatsız olan bir kurum" ifadesi dikkat çekti

Komisyon raporu: TSK, diğer ordulara göre fazla konuşan bir kurum

TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu raporunda, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK), diğer ülke ordularına göre fazla konuşan, ama kendisi hakkında konuşulmasından bir o kadar rahatsız olan bir kurum olduğu belirtilerek, "1876 yılında Serasker (Genelkurmay Başkanı) Hüseyin Avni Paşa’nın Sultan Abdülaziz’i hal edip, intihar süsü vererek katletmesi, askeri müdahaleler için önemli bir milat" denildi.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu raporunun Genel Değerlendirme bölümünde, darbeler hakkında genel değerlendirme yapıldı ve geçmişten 28 Şubat’a kadar darbe konusu ele alındı.

Raporda, darbe için, "insan hak ve hürriyetlerinin, hangi elin tuttuğundan asla emin olunmayan, bir silahın namlusuna asıldığı uygulamalardır" tanımlaması yapıldı.

"Sizi buraya tıkayan kuvvet böyle istiyor", "Hainleri asmayıp da besleyecek miyiz?", "Bu bir savaştır, savaşta her zaman iyi şeyler olmaz", "Siz bu olanlara, hukukçu kimliğinizle bakmayacaksınız" cümlelerinin, Türkiye’nin darbeler tarihinde birer kara leke olarak yerlerini aldığı belirtildi.

Türkiye’de devlet geleneği hakkında bilgi verilen raporda, dünyadaki üçüncü demokratlaşma dalgasının halen devam ettiği ifade edildi. Raporda, 1962’de dünyada 13 yönetimin hükümet darbeleri ürünü olduğu, 1975’de bunların sayısının 38 olduğun vurgulandı.

TSK’nın, diğer ülke ordularına göre fazla konuşan, ama kendisi hakkında konuşulmasından bir o kadar rahatsız olan bir kurum olduğu ifade edilen raporda, "Demokrasilerde genel olarak ordudan siyasal ve toplumsal konularda dilsiz olması istenir. Türkiye’deki otoriter demokraside ise asıl istenen toplumun ordu konusunda ya dilsiz olması ya da konuştuğunda övücü sözler dışında bir şey söylememesidir" görüşüne yer verildi.

-"Sivil hükümet yapıları az gelişmiş..."-

Raporda, sivil hükümet yapıları daha az gelişmiş ve daha az olgunlaşmış ülkelerde askeri darbelerin daha kolay gerçekleştiğine işaret edildi.

27 Mayıs 1960 Darbesinin soğuk savaş koşulları içinde gerçekleştiği belirtilen raporda, "Darbeden sadece 3 gün sonra, yeni rejim ABD ve İngiltere tarafından tanındığı gibi demokratik Batı cephesinden de darbeye yönelik bir tepki gelmedi ve müttefiklik ilişkisi olduğu gibi devam etti. ABD için belirsiz bir politika izleyen sivil yönetimler yerine daha ’sorumlu’ bir davranışı garanti eden geçici askeri yönetimler makul bir seçenekti" ifadeleri kullanıldı.

Raporda,1876 yılında Serasker (Genelkurmay Başkanı) Hüseyin Avni Paşa’nın Sultan Abdülaziz’i hal edip, intihar süsü vererek katletmesi ile başlayan sürecin "Türkiye Askeri Müdahaleler Tarihi" için önemli bir milat olduğu kaydedildi.

Türkiye’nin bundan sonra karşılaşacağı tüm askeri darbelerde olduğu gibi 1876 darbesinde de bir "dış etki, dış güç" etkisi olduğu vurgulandı.

-"1923’te kurulan cumhuriyetin demokrasiyi ihmal etmesi"-

1923’te kurulan Cumhuriyetin "muasır medeniyet" içinde yer alabilmek için monarşinin yerine cumhuriyeti, dinin yerine milliyeti, şer’i kanunlar yerine seküler/laik kanunları yerleştirmeye çalışması ve demokrasiyi ihmal etmesinin, cumhuriyetin demokratikleşmesini sınırlandıran bir gelişme olduğu ifade edilen raporda, "Cumhuriyetçi, lâik, milliyetçi, devrimci, devletçi ve halkçı bir ulus-devletin kurulması için gösterilen çabalar demokratik bir cumhuriyetin kurulmasını zorlaştırmış, dahası böyle bir hedef ortaya konmamıştır" görüşüne yer verildi.

Raporda, Türklerin Orta Asya’da tarih sahnesine "bir ulus olarak değil bir ordu" olarak çıktığı ve Osmanlı’nın da zaten "başka her şeyden önce bir ordu" olduğu, Türklerin savaşçı bir toplum olduğu, bu özelliğin "en az iki bin yıllık olmasından" ve "Türk milletini topyekûn ordu saymak gerektiği" düşüncesinin, askeri müdahaleleri meşrulaştırdığının altı çizildi.

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 27 Mayıs’a ilişkin, "CHP lehine DP’nin ordu tarafından ezilmesidir. Hepsi bundan ibarettir" sözleri ile Cemal Gürsel’in İsmet İnönü’ye, "Emirleriniz bizim için peygamber buyruğudur, paşam" gibi bir ifade kullanmasının ordu ve İnönü arasındaki yakın ilişkiyi desteklediği vurgulandı.

Raporda, dönemin lise ders kitaplarında askerin sivil alana müdahil olmasının bir problem değil, aksine bir zorunluluk hatta devrimsel bir hareket olarak sunulduğu kaydedildi.

-"12 Eylül’de aksi bir ses çıkmadı"-

Sürekli askerle iç içe yaşayan sivil alanın, 12 Eylül’de gelen askeri müdahaleyi gündelik yaşamının bir alt üst olması şeklinde görmediğine işaret edilen raporda, basının 12 Eylül öncesinde önemli ölçüde militaristleştiği belirtildi. Raporda, 12 Eylül’ü diğer iki darbeden ayıran en önemli unsurun; aksi bir sesin çıkmadığı, emir komuta zinciri içinde planlı bir şekilde gerçekleştiği anlatıldı.

Raporda, "12 Eylül’de, sol düşüncenin hiçbir şekilde dahil edilmediği büyük ölçüde askerin belirleyici olduğu bu restorasyon sürecinin sonucu ise muhafazakâr, denetim ağırlıklı, otoriter ve hiyerarşik bir devlet yapılanması oldu" denildi.

Türk savunma ve güvenlik konseptinin sonucu olarak askerin, rejim üzerinde gücünü, "Gözetleme (supervision) ve müdahale (intervention) yöntemleriyle kullandığı" belirtilen raporda, 1960, 1971 ve 1980 darbelerinin askerin rejime müdahalesi olduğu vurgulandı.

-"MGK, yönlendirme yapar"-

MGK’nın eleştirildiği raporda, "MGK Genel Sekreterliği, TRT, RTÜK, DPT, YÖK, valilikler ve bakanlıklar gibi devlet kurumlarıyla doğrudan ilişkiye geçer, yönlendirme yapar, en önemlisi taleplerde bulunur" denildi.

Raporda, MGK’nın, Genelkurmay Başkanlığı’nın bağımlı değişkeni olarak çalıştığı ifade edilerek, "Birçok çalışma, talimat, hazırlık Genelkurmay Başkanlığı merkezli olmakta, MGK’nın elde ettiği bilgiler bu süzgeçten geçirilmekte ve yeniden MGK tarafından dolaşıma sokulmaktadır. MGK’nın bir anlamda askeri eylemlerin "sivilleştirildiği" bir tampon mekanizması görevi yaptığı açıktır" denildi.

Raporda, 1997 yılında Genelkurmay Başkanlığı Psikolojik Harekât Dairesi’nin 1997 yılı faaliyetlerinin, "emniyet istihbarat notu"nda şöyle özetlendiği ifade edildi:

"Genelkurmay Harekât Başkanlığı’na bağlı Psikolojik Harekât Dairesi 5 şubeden oluşuyor.Gruplarda görevli personel sivil ve sakallı olarak çalışıyor. Bu daire tarafından bu yıl yapılan ve yasal olmayan en önemli faaliyetler şunlar: RP’nin aleyhine haber hazırlayarak basına vermek ve yayımlanmasını sağlamak, şu ana kadar bu dairede hazırlanan 200’den fazla haber gazetelerde yayımlandı. Çiller’in "şerefsiz onbaşı" sözüne tepki olarak DYP Genel Merkezi önünde yapılan ve Gaziler, Emekli Subaylar ve Emekli Astsubaylar Derneği üyelerinin katıldığı gösteri yine bu dairece düzenlendi."

-"Bazı ülkede genelkurmay başkanı MGK üyesi değil"-

Raporda, dünyada pek çok ülkede Genelkurmay Başkanlarının MGK üyesi olmadığı, ABD ve Avrupa Birliği ülkelerindeki MGK’ların, sadece danışma fonksiyonu gören ve sivillerin emrinde olan kuruluşlar olduğu belirtildi.

Raporda, devlet teşkilatı ve genelkurmay başkanlığı konusuna da değinildi.

Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa’nın bir siyasi karar alıcı gibi çalıştığı, neredeyse tek başına bugünkü MGK’ya benzer bir işlev gördüğü kaydedilen raporda, "1944’e kadar TBMM’de askeri harcamalar hakkında tek bir soru dahi sorulamamıştır. Millî Savunma bütçesi Genelkurmay tarafından hazırlanarak adeta formalite tamamlansın diye Meclise gönderilmiştir" görüşüne yer verildi.

Erken Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın, parlamenter olmak isteyen Millî Kurtuluş Savaşı kahramanı generallerin askerlikten istifasını isteyerek üniforma gölgesi dışında bir sivil siyasetten yana olduğunu gösterdiği kaydedildi.

-"Karşı darbe yapmasını engellemek fikri"-

Ancak bu geleneğin muğlak olduğu belirtilen raporda, şöyle denildi:

"Çünkü 1920-24 arasında görev yapan 6 kabinede de Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi (İsmet ve Fevzi Paşalar) bakanlar kurulunun üyesi olarak görev yapmıştır. Buna ek olarak Müdafaai Milliye Vekâletinde de Fevzi, Refet ve Kazım Paşalarla, kabinede her zaman iki generalin bulunduğu görülmektedir. Genelkurmay Başkanlığı 1924’te bakanlık statüsünü kaybettikten sonra 1944’e kadar Cumhurbaşkanına bağlanmış, hükümet ve parlamento denetiminin dışında tutulmuştur. Dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Fevzi Çakmak;tan oluşan üçlü troykanın kaygısı, aslında ordunun rakip bir iktidar odağı olarak güçlenme ihtimalini engellemektir. Bir diğer deyişle, bu dönemde ordunun sivil siyasette bir ağırlık taşımaması ve Batı ülkelerindeki sivil-asker ilişki modeline benzer bir modelin işler gibi olmasının ardında Silahlı Kuvvetler’in siyasetten arındırılmış olması değil, rejime sadakatini sağlayarak bir karşı darbe yapmasını engellemek fikri yatmaktadır."

Raporda, 1949’dan 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine kadar 11 yıl uygulanan Savunma Bakanlığı’na bağlı Genelkurmay modelinin, ordu çevrelerini rahatsız ettiği şeklinde bir takım spekülatif iddialar dışında, ne tür aksaklıklara yol açtığına dair ciddi hiçbir örnek göstermenin mümkün olmadığı vurgulandı.

Coşkun Ergül - AA

RAPORUN DİĞER BÖLÜMLERİ...

>> "Devlet-hükümet kamplaşması var"

>> "Jandarma demokratik devlet kriterlere uymuyor"

>>"Türkiye'de istihbarat birimi enflasyonu var"

>> Öneriler: "Darbecilere ait isimler kaldırılsın"