Komisyon raporu: "Türkiye'de istihbarat birimi enflasyonu var"

Komisyon raporu:

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu raporunda, darbeci güçlerin, zaman içinde model ve strateji değişikliğine gittiği ve bizzat doğrudan darbe yapmak yerine darbe korkusu yaratma yolunu seçtiği belirtildi.

Raporda, Türkiye’de yaşanan bütün darbelerin ekonomiyle önemli ölçüde iç içe süreçler olduğu belirtildi. Özellikle 1993-2001 yılları arasında bu konuda yaşanan gelişmelere işaret edilen raporda, "O dönemde özellikle 2001 krizinde hangi bankaların o döviz krizinden büyük paralar kazanmış olduğu sorusu, bugün hala tam olarak yanıtlanamamış bir sorudur. Oysa kamuoyunun çok merak ettiği bir sorudur aynı zamanda. Çünkü aşağı yukarı 200-250 milyar dolar civarında bir parayı halk ödemek zorunda kalmıştır" ifadesine yer verildi.

Raporda, darbelerin ekonomiye etkisine ilişkin olarak 28 Şubat sürecinden de örnek verildi. Söz konusu dönemde, kamu ve bankaların asli görevlerinden uzaklaşması, popülist politikaların finansmanı amacıyla kamu bankalarının kullanılmasının, bu bankaların görev zararları yazmalarına neden olduğu belirtildi.

2001 krizi sonrasında finansal sistemin güçlendirilmesi sürecinde kamu bankalarının görev zararlarının ülkeye maliyetinin 21,9 milyar dolar olduğu vurgulanan raporda, "Ekonomik manipülasyonlar, darbe korkusunu oluşturmak ve darbeyi insanların zihninde meşrulaştırmak için yapıldı. Darbeci güçler, demokrasi düşmanı unsurlar zaman içinde model ve strateji değişikliğine gittiler ve bizzat doğrudan darbe yapmak yerine darbe korkusu yaratma yoluna gittiler. Bu yeni model, birilerinin ’postmodern darbe’ diye adlandırdığı bu yeni strateji, darbeciler için daha kolay ama toplum için sonuçları daha ağır ve daha tahrip edici bir modeldir. Darbeciler için kolaydı çünkü darbe yaparken aslında darbe yapmamış görünüyorlardı" tespitinde bulunuldu.

-İstihbarat teşkilatları-

"Türkiye’de istihbarat birimi enflasyonu vardır" ifadesine yer verilen raporda, şunlar kaydedildi:

"Bu istihbarat dağınıklığının, şişkinliğinin ve görev örtüşmelerinin temel nedeni, yasal bir boşluk ya da yasal yetersizlikler değildir; silahlı kuvvetlerin fiili durumdan kendisine vazife çıkarmasıdır. Batı Çalışma Grubu ve EMASYA örneklerinde; jandarmaya Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını fişleme yetkisi, Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu’nda ve diğer kanunlarda verilmemişken, Jandarma Genel Komutanlığı bu alanda istihbarat faaliyetlerinde bulunmuştur. Genelde askeri istihbaratın özelde jandarmanın yaptığı bu istihbarat faaliyetleri, yetki ve görev tecavüzü niteliğindedir, açıkça kanun dışıdır. Jandarmanın tüm ülke genelinde yaptığı fişlemeler gibi, 9 Kasım 2005’te Şemdinli’de yaşanan olayda da iki jandarma astsubayının, polis sorumluluk bölgesinde, habersiz ve izinsiz olarak yaptıkları eylem bu kapsamdadır."

-28 Şubat süreci medya-

Raporda, normal demokrasilerde, yasama, yürütme ve yargıdan sonra 4. kuvvet kabul edilen ve toplumsal bir denetim aracı işlevi gören medyanın, Türkiye pratiğinde kendini sık sık birinci kuvvet konumunda gördüğü ve buna göre tavır aldığı belirtildi.

Birinci kuvvet anlayışının, medyayı sürekli hataya zorladığı anlatılan raporda, şu ifadelere yer verildi:

"Kendini bütün kurumların üstünde gören yöneticiler, yazarlar, hatta muhabirler, ellerindeki gücü toplum yararına değil, kendi çıkarları için kullanabiliyor. Peki, sonuçta ne oluyor? Siyaseti kendi anlayışına göre dizayn etmek, başbakanları ve hükümetleri belirlemek, devlet ihalelerinde söz sahibi olmak, seçimlerde vatandaşı yönlendirmek, toplum mühendisliğine soyunmak, yalan haber yapmak, hatta yalan haberi rutinleştirmek, beğenmediği kişi ve kurumlar hakkında haksız ve karalayıcı sıfatlar kullanmak, insanların şeref ve haysiyetlerini rencide edici yayınlar yapmak gibi konu başlıkları; Türkiye’deki merkez medya anlayışının yerleşik konu başlıkları haline geliyor.

Türkiye’de son yıllarda medya patronlarının iş adamı olması, gazetecilikten gelmemesi, medya bağımsızlığı ile de çok ilişkilendirildi. ’Basın sermayesi ne kadar güçlü olursa, iktidarlara karşı da o kadar bağımsız olur’ tezi işlendi.

Ancak yaşanan gelişmeler bu tezleri desteklemiyor. Can Dündar’ın tespit ettiği gibi, Türkiye gibi ekonomideki ağırlığın hala devlette ve dolayısıyla da hükümetlerde olduğu ülkelerde, iş hayatında etkin olmak medyaya bağımsızlık getirmediği gibi tam tersi onu hükümetlerin güdümüne sokuyor."

Kubilay Çelik - AA