Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Komutan en büyük hatayı 27 Nisan gecesi yaptı...

Perşembe, 07 Ocak 2010 - 05:00

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) ülke çapındaki etkinliği ve kontrolünün değişme süreci, 2002 Kasım’ındaki genel seçimleri Ak Parti’nin büyük çoğunlukla kazanmasıyla başladı. Komutan’ın korktuğu, olmaması için hayatını vermeye hazırlandığı şey gerçekleşiyordu. Türkiye, onun güzünde “İslamcı veya dinci” olarak görünen kesimin eline geçiyordu. Atatürk’ün istemediği her şey gerçekleşebilecekti.

Eskiden olsa, tereddütsüz müdahale edilebilirdi, ancak artık hem dünya, hem de Türkiye değişmişti. Komutan, bağrına taş bastı ve sustu. Ancak bu suskunluğun da bir sınırı vardı. Atatürk ilkelerinin çiğnenmemesi gerekirdi. Bazı konularda sınırlar çizildi. İktidar ile ilişkileri iç içe olmayacak, belirli bir mesafe konulacaktı.

İlk sürtüşmeler 2003’te başladı...

Komutan, Ak Parti’yi ilk günden itibaren, yıllar boyunca yerleştirilmiş ve 12 Eylül sonrasında vidaları daha sıkılmış laik sisteme bir tehdit olarak gördü.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, bu tehlikeden hareket edip, kuvvet komutanlıklarına gelecek isimlere ince ayar yaptı, en çok güvendiklerini atadı. Ancak Org. Hilmi Özkök’ün önünü kesmedi veya kesemedi.

Komutan ile Ak Parti iktidarının ilk sürtüşmesi, Avrupa Birliği ve Kıbrıs konusunda ortaya çıktı. Annan Planı’nı ve AB’ye tam üyelik başvurusunu bir ihanet belgesi olarak gören asker için AB ve Kıbrıs ile ilgili olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın tutumu alarm zillerinin çalmasıydı.

Komutan, ilk yenilgisini de bu alanda tattı. Rauf Denktaş’ın tüm çığlıklarına rağmen Annan Planı’nı engelleyemedi. Eğer Rumlar referandumda reddetmeselerdi, asker elinden geleni yapıp, bu planın uygulanmasını engelleyecekti.

2003-2004 döneminde, TSK ile laik-ulusalcı eski solcu kesim tam bir ittifak oluşturdu. Egemen güçler, ülke yönetiminin ellerinden kaydığını ve bu durumu engellemek için ortak bir cephe oluşturmak gerektiğini kararlaştırdılar. Sonradan ortaya çıkan günlükler doğru ise, bu dönemde “Ayışığı ve Sarıkız“ kodlarıyla darbe hazırlıkları dahi olmuş. Bu yıllarda açık bir sürtüşmeyle karşılaşılmadıysa, bunda Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün büyük rolü olduğuna inanılır.

Her şeyin ters döndüğü yıl: 2007

TSK ile sivil iktidar dengelerini inceleyenler, tarihi dönüm noktasının 2007 yılı olduğunu göreceklerdir.

2007’de kelimenin tam anlamıyla bir “Çankaya Savaşı” yaşanmıştır.

Cumhurbaşkanlığı köşkü laik cumhuriyetin simgesi olarak kabul edildiği için, eşi türbanlı olan Abdullah Gül’ün adaylığı, Kemalist sistemin çöküşü anlamına gelecekti. Cumhuriyet mitingleri düzenlendi. Yüzbinler Anıtkabir’e yürüdü.

Başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yargı ayaklandı. Cumhurbaşkanlığı seçimi için Meclis’te 367 koşulu yaratıldı ve Gül açıkça engellendi.

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in tuttuğu ileri sürülen günlüklerin medyaya düşmesi de aynı tarihe rastladı. Böylece, askerin gerektiği taktirde düğmeye basabileceği mesajı verildi.

Komutan’ın en büyük stratejik hatası...

Tarihçilerin ileride nasıl değerlendireceklerini bilemem, ancak bugün geriye dönüp bakacak ve erken bir değerlendirme yapacak olursak, Komutan’ın 2007’de çok önemli bir stratejik hata yaptığını görebiliriz. Hele bir kurmaya yakışmayacak bir hata.

Komutan’ın eğitimindeki en temel unsur, “Nereye gideceği, nerede duracağı, ne sonuç vereceği veya ne yanıt alınacağı iyi hesaplamadan herhangi bir adım atılmamalı veya bir söz sarf edilmemelidir” öğretisidir.

Komutan’ın Çankaya Savaşı’ndaki en önemli stratejik hatası, bu temel soruları kendi kendine sormaması ve durumu gerçekçi şekilde değerlendirmemesi oldu. Karargahı da kendi gibi düşünüyor olmalı ki, 2007 Nisan’ında vurucu darbeyi indirebileceğini sandı.

Türk kamuoyunun değiştiğini galiba anlayamadı. TSK’nın hâlâ bir açıklamayla çok şeyi değiştirebileceğine inandı veya inandırıldı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın, 28 Şubat 1997’de Erbakan’ın olduğu gibi, boyun eğeceği, korkup geri adım atacağı sonucuna vardı.

27 Nisan akşamı, çok kimse tarafından “e-muhtıra veya uyarı mesajı” olarak nitelenen yazıyı kaleme aldı. Karargahı ile paylaşmadan, en yakınlarının görüşünü almadan, mesaj Genelkurmay sitesine konuldu.

Bu metin özetle şu anlama geliyordu:

1. Abdullah Gül, cumhurbaşkanı olmamalı. Ak Parti’ye oy vermek, laik sistemin sonu anlamına gelir.

2. Bu gelişmeler yaşanırsa, TSK gereken önlemleri alır, gerekirse müdahale eder.

Org. Yaşar Büyükanıt’ın bu mesajı hangi gerekçelerle yazdığını, içinde bulunduğu ortamı ve karşılaştığı baskıları bilemiyoruz. İleride açıklarsa öğreniriz.

Bir siyasi iktidar ilk defa “Bize karışamazsınız” dedi...

Org. Büyükanıt’ın bu çıkışına, siyasi iktidarın tepkisi gecikmedi. İlk defa bir iktidar açıkça askere “Siz kendi işinizle uğraşın” deyince, her şey gerçekten de değişmeye başladı.

TSK da bu manzara karşısında hiçbir şey yapamadı.

Dikkatleri çeken nokta, bu olaydan bir iki hafta sonra (5 Mayıs 2007’de) Başbakan’ın, Org. Büyükanıt ile içeriği özellikle gizli tutulan Dolmabahçe görüşmesi sırasında veya sonrasında hiç renk vermemesiydi. Sanki, karşılıklı bir restleşme yaşanmamış gibi davrandı. Zira, seçimlere sadece iki ay kalmıştı ve TSK’yı kışkırtmak istemiyordu.

Nitekim haklı çıktı.

Seçimler, Erdoğan’ı dahi şaşırttı.

AKP, yüzde 33’lük oyunu yüzde 47’ye çıkardı.

Abdullah Gül, Çankaya’ya yerleşti.

Ak Parti türbanı üniversitelerde serbest bırakmak ve imam hatiplilerin önündeki engelleri kaldırmak için harekete geçti.

Asker hiçbir şey yapmadı veya yapamadı. Hatta Komutan, Cumhurbaşkanı Gül’ün önünde selam durarak elinden hiçbir şey gelmediğini gösterdi.

“Çankaya Savaşı” kaybedilmişti. Artık, Silahlı Kuvvetler’in müdahaleleri dönemi bitmiş, sivil kuvvetlerin ince ayar yapma dönemi başlıyordu.

Cumhuriyet Başsavcısı, AKP’ye karşı Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açtı...

Genelkurmay’ın açıklaması

“...Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir. Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir...” (Açıklamanın özetidir.)

Hükümetin tepkisi

“...Bu açıklama hükümete karşı bir tutum olarak algılanmıştır. Kuşkusuz demokratik bir düzende bunun düşünülmesi bile yadırgatıcıdır... Öncelikle söylemek isteriz ki Başbakan’a bağlı bir kurum olan Genelkurmay Başkanlığı’nın herhangi bir konuda hükümete karşı bir ifade kullanması demokratik bir hukuk devletinde düşünülemez... Genelkurmay Başkanlığı hükümetin emrinde, görevleri Anayasa ve ilgili yasalarla tayin edilmiş bir kurumdur. Anayasamıza göre, Genelkurmay Başkanı görev ve yetkilerinden dolayı Başbakan’a karşı sorumludur. Bu metnin basın yayın organlarına verilmesi ve Genelkurmay’ın internet sitesinde yayınlanmasındaki zamanlama manidardır. Öncelikle devletimizin yüce makamı olan Cumhurbaşkanlığı’na 11’inci Cumhurbaşkanı’nı seçme sürecinde böyle bir metnin hem de gece yarısı ortaya çıkması, son derece dikkat çekicidir... Türkiye’nin her sorunu hukuk kuralları ve demokrasi içinde çözülecektir. Aksi bir düşünce ve tutum asla kabul edilemez... Türkiye’nin uluslararası toplumda itibarını zedeleyen çağdaş dünyadaki konumumuza zarar veren, Türk ekonomisinin istikrarını tehdit eden, demokrasiye aykırı ve Türk milletinin vicdanında yara açan davranışlardan tüm sorumluluk sahiplerinin kaçınması gereklidir. Güven ve istikrarı zedeleyenler ülkemizin ve milletimizin ali menfaatleri bakımından doğuracağı olumsuz sonuçların sorumluluğunu da yükleneceklerini bilmelidirler.” (Hükümet açıklamasının özeti.)