Kriz intiharları tetikliyor mu?

Salı, 13 Nisan 2010 - 05:00

Ekonomik kriz nedeniyle 2009 yılında epey işadamı intihar etmişti. Geçen hafta da Florya’daki Şark Sofrası’nın sahibi Ziya Bingöl’ün, borçları nedeniyle intiharı seçtiği haberleri iş dünyasında yankılandı. Aslında bu tür intiharlar Türkiye’de her dönemde oluyor. İntiharı, geçim ve ticari başarısızlık nedeniyle seçenler, daha çok kriz dönemlerinde, biraz da basının dikkati nedeniyle öne çıkıyor.

Ancak, kriz dönemlerinde hem ticari başarısızlık hem de geçim sıkıntısı nedeniyle intiharı seçenlerin sayısı katlanıyor. Üstelik sadece Türkiye’de değil, Batı’da da benzer artışlar yaşanıyor. Örneğin, ABD’de, işyerinde gerçekleşen intihar sayısı 2007 yılında 196 adetmiş, 2008 yılında yüzde 50’ye yakın artışla 251’e ulaşmış.

Türkiye’de ‘çaresizlik ve bunalım’ nedeniyle son yıllarda her yıl 2 bin 700-3 bin arası insanımız ölümü seçiyor. Bunlar arasında ‘ticari başarısızlıkla’ intihar edenler, normal dönemlerde 100 ve civarında seyrediyor. Ekonomideki büyümeye karşın, iş dünyasında işlerin iyi gitmediği son 5 yılda ise bu nedenle gerçekleşen intihar sayısı hep 200’ün üzerinde gerçekleşmiş.

Geçen yılın farkı ortada

2009 rakamları henüz açıklanmadı. Ancak, çok sayıda tanınmış işadamının intihar ettiği bu yılda, 2008’den bir miktar fazla intiharın, ‘ticari başarısızlık’ nedeniyle gerçekleşmiş olabileceğini tahmin ediyorum. 2008’de bu rakamın 289 olduğu dikkate alınırsa, 300’ü geçtiğini söylemek, uzak bir tahmin sayılmaz. Geçim zorluğundaki intiharlarda ise farklı bir trend var. Tabloda siz de görüyorsunuz, 2005’ten sonra rakamlarda iyileşme var. Özellikle 2001 krizi sonrasında patlayan ‘geçim kaynaklı’ intiharlar, 2007’de dip düzeylere geriledikten sonra 2008’de neredeyse ikiye katlanmış. Burada da 2009’da daha yüksek rakam beklemek, abartılı olmaz.

Sorunlu kredilerde çözülme işaretleri

Uzunca bir süre bankacılık sektöründe kredi kartı ve KOBİ kredilerindeki ‘sorunlu’ oranında iyileşme olmuyordu. 2005 yılından 2009 sonuna kadar düzenli artan bu oranlardan, son birkaç haftadır ‘iyileşme’ işaretleri geliyor. Bu iki cephedeki gelişmeleri çok önemli buluyorum. Çünkü, her ikisi de ekonominin tam kalbinden geliyor ve iyileşmeyi doğrudan etkiliyor. Bireyler ve işletmelerin yeniden kendilerine geldiklerini ve güven ile birlikte gelir elde etmeye başladıklarını gösteriyor. Bu konuyu konuştuğum Garanti Bankası’nın CEO’su Ergun Özen’den de benzer mesajlar aldım. “Kredi kartlarında ve KOBİ kredilerinde sorunlu alacaklarda çözülme başladı” değerlendirmesiyle, mesajının içini dolduruyor. Ona göre, son 8-9 haftadır bu iki göstergede dikkat çekici iyileşme var. Aralık 2009-Mart 2010 arasındaki rakamlar da bunu açıkça gösteriyor. Ergun Özen, bu iki cephede yaşananları şöyle özetliyor: “Bir ara kredi kartlarındaki sorunlu bölüm yüzde 11’leri geçmişti. KOBİ kredilerinde ise yüzde 8’lere yaklaşmıştı. Ödemelerde kolaylık sağladık. Belirsizlik ortadan kalkıp, işler biraz düzelince de vatandaş ödemeye başladı. KOBİ’lerde biraz kredi kullanımında da canlanma var.”

KOBİ kredilerine büyük ilgi

İşletmelerdeki canlılığı, KOSGEB destekli kredilere yönelik ilgiden de görmek mümkün. Biliyorsunuz, KOBİ’lere yönelik bir paket açıklandı ve faizin dörtte biri KOBİ, dörtte üçü de KOSGEB’den karşılanan krediler kullandırılmaya başlandı.

Burada hedef 100 bin KOBİ’ye kredi kullandırmaktı. Aldığım bilgilere göre, 115 bin KOBİ başvurmuş ve 80 bini onay almış. Kullandırılan kredi miktarı 2 milyar liraya ulaşmış.

Konuştuğum KOBİ bölümünü yöneten bankacılar, bu kredinin yeterince anlatılamadığı için, talebin düşük kaldığını, ikinci paketin önümüzdeki günlerde açıklanacağının altını çiziyorlar. Bu cephedeki bankacılar da KOBİ’lerde bir hareket başladığına katılıyorlar. Ama büyük bir coşku için erken demeyi de ihmal etmiyorlar.

Baldaki havuz problemi!

Çocukluğumuzda bahçede birkaç arı kovanı vardı. Oradan aldığımız balı kahvaltıda tüketirdik. O nedenle arı, kovan, petek ve ana arı gibi kavramlara uzak değilim.

Ancak, ‘baldaki havuz problemini’ ilk defa geçen gün, Balparmak Yönetim Kurulu Başkanı Özen Altıparmak ile sohbet ederken fark ettim. Problem şu: Türkiye’de 35 bin ton bal üretiliyor ve buna karşılık 50 bin ton tüketim yapılıyorsa, kalan 15 bin ton nereden kaynaklanıyor?

İthalat diyenler için hemen belirteyim. Balda ithalat yasak... O nedenle 35 bin tonun, bir şekilde 50 bin tona dönüştüğünü düşünmek lazım. Merdiven altı şirketler, glikoz ve şeker ekleme yöntemiyle, üretimi yüzde 50 oranında artırma başarısını gösteriyorlar.

Türkiye’de 300 milyon dolarlık bir arı (bal, petek, polen) pazarı var. Bunun 250 milyon doları baldan kaynaklanıyor. 50 bin tonun 10 bin tonu markalı olarak tüketiciye sunuluyor. Geri kalanı kaçak, kasabalarda satılanlar ve sahtelerden oluşuyor.

Bütün rekabet perakendedeki 10 bin tonda... Pazarda liderlik yüzde 51 ile Balparmak’a ait. Ondan sonraki grupta Binboğa, Binbirçiçek, Anavarza ve Atatürk Orman Çiftliği gibi markalar geliyor. Onları diğer markalılar izliyor. Hepsinin ötesinde ise ‘ucuza’ satış yapan, şekerli ürün kıvamında onlarca marka var. Bal alırken, buna dikkat etmeyi unutmayın bence...

2