Küçük işletme gibi yönetmek lazım

Salı, 03 Kasım 2009 - 05:00

Pazartesi sabah Capital ve Ekonomist dergileri olarak oluşturduğumuz CEO Club’ın kahvaltı konuğu Muhtar Kent idi. Türkiye’nin önde gelen CEO (üst yönetici) ve işadamları, 80 milyar dolarlık Coca Cola’yı yöneten bu önemli yöneticiyi dinlemek için bir araya geldiler. Kahvaltı öncesinde programla ilgili konuşurken, bir konuda görüşünü özellikle rica ettim.
Muhtar Kent’in konuşmasından sonra, bir başka etkinlikte, küçük işletmelere yönelik sunumum vardı. Küçük işletme sahiplerini, büyük işletme patronları gibi motive etmenin zorluğunu bildiğimden, onlara Muhtar Kent’in bir mesajını iletmek istiyordum. Sorum şu idi: “Küçük işletmeleri yönetmekle, büyük işletmeleri yönetmek arasında fark var mıdır? İkisinin ortak yönü nedir?”

Küçükmüş gibi yönetmeli!

Muhtar Kent’in yanıtı şöyle oldu: “Ben her gün Coca Cola’daki arkadaşlarıma büyük şirketi, küçük bir işletme gibi yönetmelerini öneriyorum. Çünkü, küçük işletmeler daha çevik, daha esnek ve hızlı oluyorlar. Onların dinamizmi ve uyum sağlama kapasitesini örnek almak lazım. O nedenle her fırsatta perakendecileri, bakkalları gezip, gözlemliyorum.
Ayda 2-3 saatimi son satıcılarda geçiriyorum. Değişimi anlamaya, onların iş yapış şekillerini gözlemlemeye çalışıyorum. Sonuçta küçük ya da büyük... Her ikisi de işletmedir. Küçükte olan, büyükte olmayan özelliklere odaklanmak lazım.”

Liderin 2 esas görevi

Küçük işletme sahipleriyle Muhtar Kent’in bu vizyonunu paylaştım. Büyük ilgi gördü. Bazıları, “Büyükle küçük hiç aynı olur mu” diye itiraz ettiler. Ancak, genelde olumlu bir hava oluştu. Muhtar Kent, aynı sohbette, ‘küçük de olsa işletme liderlerini bekleyen’ önemli bir göreve dikkat çekti. O da ‘liderin/CEO’nun devredemeyeceği iki görevidir’ diye konuştu ve onları sıraladı:
1. Her ölçekte şirkette vizyon oluşturma liderin görevidir, kimseye devredilemez. 2. Liderlik yeteneğine sahip olan yöneticilerin geliştirilmesini sağlamak ve onların kariyerlerini planlamak da devredilemez. Vizyonun tam ortasında yeni liderler yetiştirmek vardır.

Bankaların ‘red oranı’ artınca otomobil alımı nakite döndü

Krizin en derin şekilde etkilediği illerden Denizli ve Bursa’da konuştuğum otomobil bayilerinden dinlemiştim... Bankalar, KOBİ (küçük ve orta boy işletme), esnaf ve fabrika çalışanlarına, özellikle otomobil kredisi açmakta isteksiz davranıyorlar. Geçmişte bu kitleyi otomobil sahibi yapanlar, şimdi ‘Ya batar ya işsiz kalırsa’ mantığı ile uzak durmaya çalışıyor.
Denizli’de birkaç markanın bayiliğini yapan işadamı, “Alıcı olmasına rağmen, kredi onaylanmadığı için satış yapamıyoruz” diye sıkıntısını dile getirmiş ve eklemişti: “Kredi kabul oranı yüzde 20’lere kadar düştü.”

Otomobil ve KOBİ sorunlu

Bankalar, kurumsal müşterilerine krediyi hiç kesmediler. Son aylarda konutta büyük bir kampanya yapıyorlar. En büyük sorun otomobil ile KOBİ’lerde yaşanıyor. Hafta içinde Nissan Türkiye’nin genel müdür yardımcısı İlkim Sancaktaroğlu’ndan da benzer bir değerlendirme dinledim. “Bankalar, otomobil kredisinden uzak durdular, desteklemediler” sözleriyle, gelişmenin altını çizdi:
Otomobil satışlarının yüzde 80’i kredi ile yapılırdı. Şimdi yüzde 70’i peşine döndü.
1100 adet Qashqai’nin yüzde 71’ini peşin sattık.
Ticari araçlarda kredi oranı yüzde 80 üstü idi. Şimdi yüzde 50’ye geriledi.
Geçmişte özensiz otomobil kredisi verenler, son aylarda musluğu anormal kapattılar.

Kredi rakamları onaylıyor

Bankaların ‘geri çevirme’ stratejisinin yansımalarını rakamlarda da görmek mümkün... 2009 yılı ilk 6 ayında toplam otomobil kredisi 4.6 milyar lira olmuş, payı da yüzde 1.2 olarak gerçekleşmiş. Geçen yılın aynı döneminde kredi büyüklüğü 6.1 milyar lira, payı ise yüzde 1.7 düzeyindeydi.
Aynı dönemde konut kredisinin büyüklüğü 23.7 milyar liradan 37.4 milyar liraya çıkmış, payı yüzde 9.7’den yüzde 9.5’e gerilemiş. Bunlar kötü haber... İyi haber bir bankanın genel müdüründen... Diyor ki “2010’da yeniden krediye odaklanacağız. Otomobil de bundan olumlu etkilenecek.”

Domuz gribi abartılıyor mu?
Gördüğüm kadarıyla Türkiye’de ‘domuz gribi’ büyük bir panik yarattı. Bunu basının yanı sıra sokakta, hatta şirketler dünyasında da gözlemlemek mümkün... Son birkaç haftadır yaptığım iş toplantısı ya da buluşmasında, CEO ya da işadamlarının ‘öpüşmekten’ kaçındığını görüyorum.
Bazı şirketlerin önlemler aldığını, aşı getirtmek için girişimler yaptığını duyuyorum. Dünkü toplantıda Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ali Koç, Muhtar Kent’e, Coca Cola’nın ne yaptığını sordu. Muhtar Kent, bağış yaptıkları bir üniversitenin bu konuda kendilerine danışmanlık ve hizmet verdiğini, aşı işini de onların yürüttüğünü aktardı.

Ali Koç ne düşünüyor?

Ali Koç, gereksiz bir panik yaratıldığından, ‘aşı yapmayan cahildir’ havası yayıldığından dert yandı. Kent’in karşılığı ise “Ben hiç grip aşısı yaptırmam” oldu. Sohbete katılan yöneticilerden ‘gereksiz panik’ havasını destekleyen görüşler yükseldi. Benzer görüşler, geçen hafta turizmcilerden de gelmişti. Onlar da abartıldığı görüşündeydiler. Ben uzman değilim. Ama Dünya Sağlık Örgütü’nün bir verisi var elimde.
Veriler, belli başlı hastalıklara yakalanma ve ölüm oranını ortaya koyuyor. Buna göre, AIDS, kuş gribi, tüberküloz, SARS gibi hastalıklara yakalananlarda ölüm oranı, ‘domuz gribi’nden çok çok yükseklerde seyrediyor. Örneğin, tedavi edilmemiş AIDS hastalarında oran yüzde 85, tedavi altındaki AIDS’de yüzde 20, tüberkülozda yüzde 45.5 düzeyinde...
Kuş gribinde bu oran yüzde 60’ı, SARS’ta ise yüzde 9.6’yı bulmuş. ‘Domuz gribi’ndeki oran yüzde 0.5 olarak hesaplanmış... Bardağa biraz dolu tarafından bakmakla birlikte, önlemleri de almakta yarar var diye düşünüyorum.