Selcen Doğan Ağakay

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

'Kurtulmuş merkez sağı kurtarır mı?

Pazar, 18 Temmuz 2010 - 05:00

Mevcut siyasetçilere bakıldığında kalite farkıyla öne çıkan bir isim Prof.Dr. Numan Kurtulmuş. Saadet Partisi’nin Olağanüstü Büyük Kongresi’nde yeniden genel başkanlığa seçilirken, kukla lider olmayacağı mesajını vererek kendisinin ve partisinin önünü açtı.
Bir binbaşı torunu olması, İmam Hatip Lisesi’nin ardından işletme eğitimi alması, akademik kariyerinin bir kısmını yurt dışında tamamlaması, ABD’de öğretim üyeliği yapmış olması yelpazesinin ne kadar geniş olduğunu gösteriyor. Öte yandan yönetim, sosyal siyaset, sendikacılık gibi konularda yazdığı bilimsel makaleler donanımlı bir siyasetçi olduğuna işaret ediyor.
Kurtulmuş’un başkanlığındaki Saadet Partisi, AKP’nin oylarını bölebilecek, Güneydoğu’dan oy alabilecek ve AKP ile her türlü zeminde tartışmaya girebilecek bir parti. Eğer Kurtulmuş, partisini daha merkeze çekmeyi başarırsa, merkez sağdaki parçalanmış kitleler için de çekim merkezi olabilir, ki altyapısı ve referansları buna uygun.
Hitabet gücünün, donanımının, plan ve programlarının yanına ‘iddia’ katar, merkeze yaklaşır ve sağda toparlayıcılık misyonunu üstlenirse, Kurtulmuş’un kişiliğinde Saadet Partisi hatırı sayılır bir fark yaratır.
Hiç değilse Türk siyaseti kaliteli bir rekabet görür.

Türk malı dava

Şimdi de Türk Malı dizisine dava açmışlar. Avukatın biri savcılığa suç duyurusunda bulunmuş ve dizinin senaristi ile kanal müdürü hakkında ‘Türklüğü tezyif ve tahkir’ suçundan işlem yapılmasını istemiş.
Yani, avukat bey, bu dizinin Türklüğü aşağıladığını, Türklükle alay ettiğini iddia etmiş. Neymiş? Her Türk ailesi evlatlarının nereye gideceğini sorgularmış, ama söz konusu dizide çocukları sorgulamak ‘alaturka’ olarak gösteriliyormuş.
Bu mudur yani? Asıl, ‘Türklüğü aşağılama’ gibi ciddi ve ağır bir suçlamanın böyle olur olmaz yerlerde iddia edilmesi değil midir Türklüğü aşağılamak? Her önüne gelenin, her aklına estiği anda ‘Amanın burada Türklüğe hakaret ediliyor’ diye suç duyurusunda bulunması değil midir bu ciddi konuyu sıradanlaştıran?
Hadi Türk Malı absürd, komik her neyse. Ama ‘Türk Malı’na Türklüğü aşağılama davası açmak daha da absürd. Hatta ironik bir şekilde tam da ‘Türk malı bir dava!’

Lopez ve Denktaş aynı cümlede geçerse

Olmuyor tabii. KKTC eski cumhurbaşkanının, ‘politize olmak istemediği için’ KKTC’deki bir otel açılışında konser vermekten vazgeçen ‘şarkıcı kadın’ı kendine muhatap alıp açıklamalar yapması yakışık almıyor.
Rumlar 7 bin mail attıysa, bizim de bu kadına milyonlarca mail atmamız lazım’ diyor Rauf Denktaş. Tamam, KKTC için gerekiyorsa milyonlarca mail atarız atmasına da, bu maillerin adresi Jennifer Lopez midir Allah aşkına!
Bununla da kalmıyor, bir de ABD’deki Türkler’in ve sivil toplum heyetlerinin, kitaplarla, resimlerle ‘bu kadın’a (öyle diyor Denktaş) gidip asıl cinayetin Rumlar tarafından işlendiğini göstermeleri gerektiğini savunuyor. Bu kadına mı sayın Denktaş? Bu kadın mı çözecek Kıbrıs sorununu?
Ha şu da var tabii, Jennifer Lopez’i mail bombardımanına tutmak, karalamak, protesto etmek işin kolayı. Ama bu bizim esas davamızı çözer mi?
Bugün KKTC hala ‘yok’sa, bizi bu noktaya getirenler oturup bir daha düşünmeli, bizim derdimiz Lopez’le mi kendimizle mi?

Bırakın artık bu üslubu

Haberin başlığı ‘Gerekirse kelle veririz’ olunca, söyleyen de bir hanım milletvekili olunca, ‘Hayırdır inşallah, savaşa falan mı giriyoruz?’ diyor insan.
Meğer, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yönetimiyle başlayan ve İzmir il yönetimini istifa ettiren teşkilat operasyonlarına kızıyormuş CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman. ‘Deniz Baykal ekibinin tasfiyesi’ olarak yorumladığı tasfiyeyi ‘Elde kılıç kelle alıyorlar’ sözleriyle taçlandırmış(!).
Ama ne gam! ‘CHP’nin iktidarı, başarısı için gerekirse seve seve kelleleri veririz’ diye de eklemiş. Allah Allah! Öyle ya, kelle dediğiniz nedir ki? Bir siyasi partinin başarısı için alınır da verilir de!
Yıl olmuş 2010, hala ‘kelle alma, verme, kılıç sallama’ edebiyatı hakim Türk siyasetine. Ne oluyoruz ya? Hangi partiden olursa olsun, hangi eğitim düzeyinden gelirse gelsin, ister kadın olsun, ister erkek, siyasi üslubumuz hep böyle kaba, vahşi, düzeysiz.
Kadınlar siyasete bir seviye, prestij getirecek diye umutlanmıştık ama, görünen o ki, bizim kadınlarımız da ilkel bir siyasi seviyede kalakalmış.

Haftanın notları

-Hakan Ural, eski eşi Sibel Can hakkında “Bugüne kadar çocuklarım zarar görmesin diye konuşmadım. Gerçekleri anlatırsam onu yerle bir ederim, sokağa çıkamaz” demiş ve çocuklarının psikolojisinin çok bozuk olduğunu ifade ederek ‘Melisa yaşıtlarına göre çok kilolu bir kız. Engincan ise agresif’ şeklinde bir açıklamada bulunmuş.
El insaf, bu mu çocuklar zarar görmesin diye konuşmamak! Bu konuşmadığı haliyse, konuştuğu halini düşünmek bile istemiyor insan. Bu çocukların bunları okuyunca psikolojilerinin daha da kötü olacağını bilmek için uzman olmaya gerek yok. Ha bir de şu ‘Konuşursam sokağa çıkamaz’ sloganı kabak tadı verdi artık.
-Milli Eğitim Bakanlığı, 2009’da Şanlıurfa Valiliği için yapılan sınavda kişi başı 750 lira, Çevre ve Orman Bakanlığı için düzenlenen sınavda ise kişi başı 445 lira sınav ücreti almış. MEB’in geçtiğimiz yıllarda düzenlediği sınavlardan elde ettiği kar başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere bazı devlet kurumlarının 2010 yılı bütçelerini zorlamış.
(MEB’in verdiği özel hizmetler, kurslar olur, hadi onlar için makul ölçüde-para alınır. Ancak amacı vatandaşa hizmet etmek olan bir kurumun, sınavları kar kapısı haline getirmesi, hem kurumun itibarı açısından kötü hem de vatandaşa bindirdiği mali yük açısından. Esas olanın kar etmek değil, hizmet etmek olduğu unutulmamalı).