Kurtuluş Gecesi'nin Ağası

Pendik-Tuzla Gümüşhaneliler Derneği'nin gecesinde 10 bin lira vererek Ağa'lığı kazanan 78 yaşındaki Hakkı Öztürk'ün 21 dairesi var

Pazar, 28 Şubat 2010 - 05:00

Kurtuluş Gecesi'nin Ağası

Pendik-Tuzla Gümüşhaneliler Derneği’nin, Gümüşhane’nin Rus işgalinden kurtuluşunun 92.yıldönümü nedeniyle Tuzla’da bir düğün salonunda düzenlediği geceyi anlatmıştık. O gecenin sürprizi böyle bir toplantıda ilk defa bir “Ağa” seçilmesiydi.

Şimdi bunu anlatalım. Koca salonda sahneye yakın bir yerde duvarın kenarına iki yanından merdivenle çıkılan görkemli platforma bir taht kurulmuştu. Bu gece seçilecek Ağa bu tahtta oturacaktı. Ağa, ihale yöntemiyle belirlendi. Üç kişi adaylığını koydu; 3 bin liradan başlayan açık arttırma, biner biner yükseldi ve 10 bin TL(eski parayla 10 milyar) ile 78 yaşındaki Hakkı Öztürk’ün üzerinde kaldı. Böylece Ağalık kuşu Gümüşhane Demirkapı ilçesinin Torul köyünden Hakkı Ağa’nın başına konmuş oldu.

Hakkı Ağa da giyinip kuşanıp Ağalık Tahtı’na kuvvetli alkışlar arasında oturdu. Çifte Ağa Biz de “ilk özel röportaj”ı Ağa Hakkı Öztürk’le makamında, yani tahtında yaptık. Hakkı Öztürk’ün bundan önce bir Ağa’lığı daha var, ama o Yayla Ağalığı; İzmit’in bir yaylasında 2006 yılında düzenlenen şenlikte Ağa olmuş.

“Orda kaç paraya aldın Ağalığı?” diye soruyoruz. “On bin liraya” diyor.
“On bin ha! Orda da 10 bin, burda da 10 bin. Sende para çok demek ki?”
“Ben de çok para!”
Kahkahayla açılan ağzının içinde sararmış ve seyrelmiş dişleri görülüyor.
Devam ediyoruz sohbete: “Yirmi bir tane dairem var.”
Küçük dilimizi yutacak olduk: “Sahi mi söylüyorsun?”
“Yaaa.Yalan yok bende.”

“Apartmanda mı?”
“Yaaa.”
“Nerde apartman?”
“Burda, Tuzla’da.”
“Onlardan kira geliyor, değil mi?”
“Yaaa. Kira da geliyor, gelmiyor da. Verenden alıyoruz, vermeyende kalıyor.”
“Olur mu ya!”
“Ekonomi dar boğazda.”
“Oturanların çoğu hemşehrin mi?"
“Ne hemşerisi? Yabancı….”
“Gümüşhaneli olup da kira vermeyen yok mu?”
“Gümüşhane’de fakir yok ki.”

Daha sonra, Hakkı Ağa’nın 50 dairesi olduğunu bir yeğeni kulağımıza fısıldıyor: “Şimdi o 21, dediği, görüneni; görünmeyenini bilmiyoruz ki…” Bu arada, Ağa’dan alınan 10 bin lirayla bu gecenin masrafının karşılandığını, artanının derneğe gelir olacağını belirtelim.

Hem yayla, hem salon ağası olan Hakkı Öztürk’ün CV’sini kısaca tamamlayalım. Almanya’ya 1969’da gidiyor, bir hazır beton fabrikasında çalışıyor, 24 yıl sonra 1993’te Türkiye’ye dönüyor. Dördü erkek, üçü kız yedi çocuğu var; “ikisi Almanya’da, beşi buralarda” diyor.

Köyden kenttekilere yiyecek yardımı bitti
İstanbul’daki Malatyalılar geleneklerini ne ölçüde sürdürüyor? Sorunun yanıtını Malatya Eğitim Vakfı Başkanı Prof. Dr. Mesut Parlak veriyor: “Şu anda yaş ortalaması 40 olan kuşak, kentindeki geleneklerini götüren kuşak. Hâlen aynı yemek türü, aynı komşuluk, aynı dostluk, aynı yiğitlik, aynı sözünde durma gibi ilkelerini çok fazla kaybetmemiş.

Ancak, ikinci kuşak, yeni 40 yaşın altındaki kuşak, yöresiyle, mutfağıyla… Şunla bunla pek ilgisi olmayan, hemşehri ilişkisi olmayan kuşaktır. Malatyalıların şu anda yoğun olduğu yerler Florya, Yeşilköy, Fatih, Kocamustafapaşa, Maltepe, Kadıköy, Bostancı ve son zamanlarda Boğaziçi. Üçüncü kuşak, artık İstanbul doğumlulardır.

Bunların geleneklerini sürdürmesi, ailesinin tutumuna bağlıdır. Ben kendimden bir örnek vereyim. İki çocuğumu aldım; Malatya’ya götürdüm, Yeşilyurt kazasında doğduğum evi gösterdim. Hangi koşullarda doğduk yaşadık, hepsini anlattım. Yeri gelip nerelisin diye sorulduğunda ‘Malatyalıyım’ derler.” AVM’lerin rolü Bu noktada söz, göç olayının sosyolojik boyutuna geliyor.

Almanya’da dünyaya gelen çocuklara sahip çıkılmadığını belirten Prof. Dr. Mesut Parlak, bir örnekle devam ediyor: “Benim ağabeyim ekonomist. Dünyada daima sermayenin emeğin ayağına gittiğini söylerdi. Sermaye emeğin ayağına gidiyor. Türkiye’de bu ters orantılı. Düşünün; bir ülke ki, nüfusunun dörtte biri bir kentte yaşıyor. Böyle bir şey olur mu? Orta Anadolu’da müthiş bir yoksulluk var. Anadolu’da ticaret diye bir şey kalmadı, esnaf bitti. Malatya’da Sümerbank satıldı, yerine alışveriş merkezi yapıldı.

Firmalar ilk girdiklerinde müthiş ucuz olarak, teknolojik her şeyi sattılar. Malatyalı, olanağı varsa, beş yıllık, sekiz yıllık teknolojik aletlerini aldı. Böyle olunca, Malatyalı esnafın işi bitti. Çünkü o büyük firmalar parayı merkeze gönderiyorlar, vergilerini İstanbul’da ödüyor. Burada esnaf yok oluyor.”

İşte, memleketinde iş olanağı bulamayanların, İstanbul’a göçmelerinin nedenlerinden biri de bu. Prof. Dr. Mesut Parlak, sorunun bir başka boyutuna daha değiniyor: “Burada yaşayan, geleneklerine, mutfaklarına bağlı olan insanlara memleketinden bulguru, kavurması, yağı, fasulyesi, pirinci, salçası, kayısısı gelirdi. Buradaki ailenin durumu sıkıntıda da olsa o destekle götürüyordu.

Son üç-dört yıldır, Malatya’daki akrabasının gönderme imkânı kalmadı. Kendi muhtaç himmete, nerde kaldı başkasına himmet ede.” Eğitimci Kamber Durna, 1985’te Malatya Eğitim Vakfı’nın kuruluşuyla, Malatya örgütlenmelerinin mayalandığını, bugüne kadar bütün ilçelerin, hatta köylerin çok sayıda dernek oluşturduğunu ekliyor.

Derneklerin birbirinden farklı özellikler taşıdığını, farklı mozaik kültürlerin bu derneklerde temsil edildiğini belirterek şöyle diyor: “Son zamanlarda bir şey daha gelişiyor. Bunda elbet Eğitim Vakfımızın katkısı var, ama iki kurumun daha katkısı var. Bunlardan biri ÇEKÜL Vakfı. Metin Sözen hocamızın hem Malatyalı olması, hem Fırat Havzası bazındaki çalışmaları çok yararlı olmuştur. İkincisi, bu çalışmalar başladığında İstanbul Teknik Üniversitesi’nin de çok yoğun desteğini gördük. Mimarlık Fakültesi’nde bölüm başkanı Prof. Dr. Mehmet Sancar da Malatyalıdır, büyük katkısı oldu. Hepimiz, İstanbul’dan Malatya’ya ne verebiliriz düşüncesi etrafında canla başla çalışıyoruz.”

İstanbul’a indiğinde geceyi gündüz sandı
Selami Kaplan şimdi 57 yaşında. Kadıköy’ün göbeğinde büyük bir kuruyemiş mağazasının sahibi. İşleri yolunda, hali vakti yerinde. Hacca gidip geldi, hacı oldu. Her biri evli, biri kız üçü erkek dört çocuğu, dokuz torunu var. Allah bağışlasın, bu yaşta dokuz torun. Dönelim 48 yıl önceye, l962’ye…

Çankırılı Selami, 9 yaşında, kalkmış gelmiş “taşı toprağı altın” İstanbul’a. Açıyoruz bizim tele kulağı: “Anlat, diyoruz, anlat, şimdi roman gibi anlat.” Anlatıyor: “İlkokullar yeni açılıyordu, 1962’nin eylülüydü. İlkokulun birinci, ikinci sınıfını Orta Dodurga beldesinde okumuştum. İstanbul’da amcamın çalıştırdığı kuruyemiş dükkânı vardı. Hem amcama çıraklık yapmak hem okumak için İstanbul’a geldim.

Uzaktan akrabamız rahmetli bir Hasan Dayı vardı, onun yanına verdiler beni. O günün devrinde burunlu otobüsler vardı, Çerkez’den otobüse bindik. Üsküdar’da Sunar sinemasının yanında kuruyemişçi dükkânı vardı, onun önünde indik. Tabii ben İstanbul’u görmemişim, bi şey görmemişim. Otobüsten bir de indim ki, ortalık ışıl ışıl.

Gece mi, gündüz mü, şaşırdım İlk işim lambaya bakmak oldu. Bizim köye daha elektrik gelmemişti, idare lambası kullanıyorduk; gazlı, üstü fitilli lambalar vardı. Böyle aydınlığı görünce gündüz sandım, meğer tepemizde sokak lambası yanıyormuş. Ayağında lastik pabuç Ayağımızda lastik ayakkabılar vardı. Ertesi gün amcam beni elimden tuttu, okula götürdü. Paşakapısı Cezaevi’nin yanındaydı okul, ahşap bir okul. Allah rahmet eylesin çok iyi bir müdür vardı.

Beni böyle gariban filan görünce çok iyi davrandı. Cumhuriyetin idealist öğretmenlerindendi. Götürdü sınıfa beni, kendisi yerleştirdi. Biz taşradan gelen bir çocuk olduğumuz için, öteki çocuklar bizi hor gördü. Ayağımızda lastik ayakkabılar filan; onların ayağında iyi pabuçlar. Okul kalite bir okuldu. Paşakapısı iyi semt, oranın çocukları dalga geçiyorlardı benimle.”

“Nasıl meselâ? Ne yapıyorlardı?”
“Lastik ayakkabılarıma takılıyorlardı. Şiveme gülüyorlardı, o zaman şivemi düzeltememiştim daha; onunla gırgır geçiyorlardı. Annem babam olmadığı için okula bazen aç gidiyordum. Bazan sınıfta midem bulanıyordu; onunla bi dalga geçiyorlardı. O dediğim müdür benimle çok ilgileniyordu; bana su içiriyorlardı içine bi damla bi şey damlatıp. Orda bir zaman sonra alıştık. Evimiz yoktu; amcam da bekar hayatı yaşıyordu bizle.”
“Amcanız evli değil miydi?”
“Evliydi, ama çoluk çocuk köyde. Yazın bir ay filan gidip geliyor. Hepimiz dükkânın arkasında bir ranzada yatıyorduk. Ne tuvaleti vardı, ne lavabosu. Camide ihtiyacımızı görüyorduk. Amcam dört yıl sonra eşini getirdi de bir eve sahip olduk. Annemle babam da 1968’de İstanbul’a geldiler, ayrı bir ev tutup buraya tamamen yerleşmiş olduk.”

Dokuz yaşında İstanbul’a lastik ayakkabıyla gelen Selami Kaplan’ın iş ve aile yaşamını merak etmez misiz? Onu da başka bir gün anlatalım.

5