Kuzuyu yerken köpeğe ağlamak

Hayvan hakları savunuculuğu alanında çalışan Amerikalı yazar Carol J. Adams diyor ki: Yediğimiz hayvanın gerçekte ölü bir kuzu olduğunu hatırlamayız. Bu unutuş, öldürülen bir köpeğe ağlarken öldürülen bir kuzuyu sorgulamadan yiyebilmemize olanak sağlar.

07 Temmuz 2018, Cumartesi 05:00
A A

Işıl Cinmen

isil.cinmen@posta.com.tr

Bir hayvana eziyet edildiğini görünce içtenlikle çok üzülüyoruz. Fakat sofrada kuzuyu afiyetle yerken, diğer hayvanlara yapılanlara ne kadar öfkelendiğimizi anlatıp hiçbir tuhaflık hissetmiyoruz. Bunu nasıl yapıyoruz?

İnsan, hayvanın yaşamak isteyen, acı çekme kapasitesi olan, tepki veren bir canlı olduğunu bilir. Bu yüzden ev hayvanını kesip yemeyi düşünmez. Ama hayvanlara, aynı insanlara olduğu gibi çifte standart uygulanır. Yediğimiz hayvanın gerçekte ölü bir kuzu olduğunu, kesilip parçalanmış bir kuzuyu yemekte olduğumuzu hatırlamayız. Tabağımızdaki sosisin, bir zamanlar ait olduğu dananın bedeninden koparılmış bir parça olduğunu düşünmeyiz bile. Bu unutuş, öldürülen bir köpeğe ağlarken, öldürülen kuzuyu veya danayı sorgulamadan yiyebilmemize olanak sağlar.

Bu unutuş nasıl mümkün oluyor?

Et yeme sürecinde hayvanlar öldürüldüğü bütünlüklerini ve görüntülerini kaybettikleri için görünmez hale getiriliyor. Bu unutuş birçok vasıtayla mümkün kılınıyor ama yediğimiz etin kaynağının eskiden canlı bir hayvan olduğunu gizleme konusunda kullandığımız dil de çok işe yarıyor. Dildeki bu kayboluşa ‘kayıp gönderge’ adını veriyorum. ‘Et’ sözcüğünü ele alalım. ‘Et’ dediğimiz zaman, hayvanın kendisi ortadan kalkıyor ve asıl etkileşime girdiğimiz şeyin ‘et’ adı verilen bir besin türü olduğu söyleniyor. Oysa bir hayvan canlı iken ‘et’ olamaz. Canlı bir hayvanın yerini ölü bir gövde alıyor ve hayvanlar ‘kayıp gönderge’ haline geliyor.

HAYVAN CESEDİNİ 'ET' DİYE YİYORUZ

Böylece köpeğe ağlayıp, kuzuyu yemenin ahlaki ikiyüzlülüğü hissedilmiyor...

Evet. Hayvanlar, yekpare bir kitlenin adı değildir. Hayvanlar, bireylerden oluşur. Oysa mesela su, tek parçadan oluşur, bütündür. Ne kadar eklesen, ne kadar çıkarsan su yine sudur. ‘Et’ kelimesini kullanarak hayvanlar hakkında böyle bir yanılgı oluşturuyoruz. Ve yine dil yardımıyla, uzuvları ile hayvanın kendisi arasındaki aidiyet ilişkisini ortadan kaldırıyoruz. ‘Kuzunun bacağı’ demiyoruz, ‘but’ diyoruz. Sosisi, danadan bağımsız olarak görebiliyoruz ve hayvanın varlığını unutuyoruz.

‘Kayıp gönderge’nin erkek şiddeti konusunda da benzer şekilde işlev gördüğünü söylüyorsunuz. Nasıl?

“Ahmet, Elif’i dövdü”, önce “Elif, Ahmet’ten dayak yedi”ye, sonra “Elif dayak yedi”ye, sonunda da ‘dayak yiyen kadınlara’ ve ‘şiddete maruz kalan kadınlara’ dönüşüyor. ‘Kadına yönelik şiddet’e ve ‘şiddete maruz kalan kadınlar’a gelince: Burada, erkeklerin kadınlara yaptığı bir şey, kadının doğasının parçası haline getiriliyor. Böylece Ahmet’in bu süreçteki payını hepten unutuyoruz.

Peki, hayvan bedenlerini satın alırken sorumluluktan nasıl sıyrılıyoruz? Yani kuzu, ‘et’e nasıl dönüşüyor? “Ben cesetlerini et olarak tüketebileyim diye birileri hayvanları öldürüyor” ifadesi, önce “Hayvanlar et olarak yenmek üzere öldürülüyor”a, sonra “Hayvanlar ettir”e, sonunda da ‘et hayvanları’na ve nihayet ‘et’e dönüşüyor. Bizim hayvanlara yaptığımız bir şey, hayvanların doğasının bir parçası haline geliyor. Ve bu süreçteki payımızı hepten unutuyoruz.

HAYVANLAR EŞYA DEĞİLDİR İNSANLAR HAYVANDIR

Türkiye’de yürürlükte olan Hayvanları Koruma Kanunu’na göre, hayvanlar hissedebilen varlıklar olarak kabul edilmiyor; ‘mal’ ve ‘eşya’ olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla hayvana uygulanan şiddet, eşyaya zarar verme olarak kabul ediliyor ve hapis cezası verilmiyor. Hayvanı eşya olarak görme fikri nasıl ortaya çıkmış?

Hayvanı taşınır eşya sayan anlayış, antik Roma hukuku geleneğine dayanıyor. Hayvanlar, eşya değildir ama insanlar hayvandır. Ya da tercih ederseniz, hayvanlar insandır. Buna rağmen bizim dilimizden konuşamadığı için boğazı kesilen kuzunun acı çekmediğini varsayıyoruz. Hayvanın yasa karşısında ‘eşya’ konumunda bulunması da bu varsayımı kolaylaştırıyor. Oysa büyük acılar zaten sözcüklerle ifade edilmez. Bir insan çok acı çekerken “Dur, yapma” diyemez, ancak çığlık atabilir.

Hayvanlar çığlık atmıyor mu?

Evet, atıyorlar ama anlamazdan geliyoruz. Bizim anlamamamız, onun acıyla çığlık atmadığı anlamına gelmiyor. Bizim konuştuğumuz şekilde konuşmuyor ya da düşündüğümüz şekilde düşünmüyor olmaları, bizden bağımsız bir hayatları olduğu, o hayatı yaşamak istedikleri ve acı çekme kapasiteleri olduğunu değiştirmiyor.

6 yaşındaki çocuğunuzla izlediğiniz filmin sonunda, “Bu filmde hiçbir hayvan zarar görmemiştir” yazmış. Çocuğunuz da “Yani yedikleri etlerin hepsi sahte miydi?” diye sormuş. Bu bilinç çocuğa nasıl verilir?

Çocuklarda bu bilinç zaten var. Biz onların aklını onlara yalan söyleyerek karıştırıyoruz. Çünkü bizim ailelerimiz de bize yalan söyledi. Hamburgeri, bir dananın öldürülmesi sonucu yiyebildiğini, o dananın yaşamak isterken öldürüldüğünü bilse, çoğu çocuk onu zaten doğal olarak yemek istemez. Hayatta kalmak için ölü hayvanları yemek zorunda olduğumuz iddiasının doğru olmadığı uzun süredir biliniyor. Aksine yenilen hayvanların birçoğunun sağlıksız koşullarda, hormon ve ilaçlarla yetiştiği, yenildiğinde insan sağlığına zararlı olduğu da biliniyor. Vejetaryenliğin kendisi hayat boyu süren sağlıklı bir diyet.

ET YEMENİN DOĞAL OLDUĞU FİKRİ BİR İDEOLOJİ

Neden et yememe fikrinin kabul edilmesi bu kadar zor?

Çünkü et yemenin doğal olduğu fikri bir ideoloji. İdeoloji, insan eliyle yapılanı, yapay olanı doğal ve kaçınılmaz gibi gösterir. Üstüne ‘beslenme’ bahanesi de eklenince ideolojinin kendisi de görünmez oluyor. Ve insanlar, değişmek istemedikleri için ve vicdanen de rahat hissetmek için, her şeyi kendi istedikleri gibi doğallaştırıyor. Savlarını meşrulaştıracak kültürel ve dini gerekçeler türetiyor.

Ama hayvanlar da başka hayvanları yiyor?

İşte bu doğal olan, doğal yaşam... Tek soruyla cevabı bulabilirsiniz: Bir hayvan avlanırken herhangi bir alet kullanıyor mu? İnsanın hayvan yemesi ‘doğal’ olsaydı, biz de hayvanları alete ve ateşe ihtiyaç duymadan yiyebilirdik.

Sizce hayvanlar ne zaman insanın vahşetinden kurtulacak?

Geçmişte nasıl siyah insanların ‘insan’ tanımı içine girmediğine, insan hakları savunucularının bile köle sahibi olabildiğine şaşırıyorsak, gelecek nesiller de bugün hayvanlara yaptıklarımıza bakıp aynı şekilde şaşıracak. Ama ne zaman? İnan bunu tahmin etmek güç.

CAROL J. ADAMS KİMDİR?

Aile içi şiddet ve hayvan hakları savunuculuğu alanlarında çalışan eko-feminist ilahiyatçı yazar Carol J. Ada>

Tuhaf Dergi Temmuz 2018 sayısında ‘Korunmaya muhtaç hayvanlar için #neyapacaKsın?’ sorusunu kapağına taşıdı. Derginin giriş yazısını yazan Sezen Aksu “Bana atfedilen hiçbir başarımda, bir hayvanın yaşamında fark yarattığım kadar mutlu hissetmedim. Bu varoluş mücadelesinde üzerime düşen görevi yerine getirmeye hazırım” diyor.

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.