Lagerfeld ve Blahnik'in 80'lik ilham perisi

İtalyan Vogue'un efsane moda editörü Anna Piaggi Istanbul Fashion Week'teydi

Cumartesi, 28 Ağustos 2010 - 05:00

Lagerfeld ve Blahnik'in 80'lik ilham perisi

Röportaj: HUBAN AYŞEM

[email protected]

Anna Piaggi’yi ‘İstanbul Moda Haftası’ kapsamındaki defileleri izlemek için İstanbul’da görünce şaşırdım. Tenisçi Anna Kurnikova’nın İstanbul’a gelişi sayfalar boyu anons edilirken İtalyan Vogue dergisinin efsanevi moda editörü Anna Piaggi’den kimsenin haberi yoktu.

Anna Piaggi 79 yaşında, hâlâ moda dünyasının en önemli isimlerinden biri. Sokağa asla şapkasız ve eldivensiz çıkmıyor. Elinde mutlaka yelpaze, baston ya da şemsiye taşıyor. Mavi saçları ve kırmızı ruju çok meşhur!

Anna, toplum içinde giydiği bir kıyafeti ikinci defa giymiyor. İstanbul’a gelirken getirdiği 15’e yakın şapkayı denememe ve tüm aksesuarlarıyla oynamama izin verdi! Anna, tasarımcılar tarafından yaşayan bir sanat eseri olarak adlandırılıyor, herkes onu gerçek bir moda ikonu olarak kabul ediyor. Oysa kendisi “Herhangi bir meslek yapacaktım. Şansa, modaya daldım” diyor!

İtalyan ama Fransızcası ve İngilizcesi de harika. İlerlemiş yaşına rağmen hem aklı, hem de sağlığı fazlasıyla yerinde... Çok içten ve mükemmeliyetçi. Röportaj sırasında hem sorularıma cevap verdi, hem de küçük defterine ne olduğunu bilmediğim notlar aldı.

Kocası da ünlü bir fotoğrafçı: Alfa Castaldi. 15 sene önce vefat etmiş. Anna alyansını hala parmağında taşıyor. Sevgi dolu gözlerle gösterip, “Bu yüzüğü Alfa bana Tiffany&Co’dan almıştı” dedi.

Giyinirken nelere dikkat ettiğini sordum, “Aynaya baktığımda sokakta değil fotoğrafta nasıl görüneceğime bakarım. Benim için görsel çok önemli” dedi. Sonra dolabını açtı, ceketini değiştirdi “Bak, mesela bu ceket fotoğraflarda harika çıkıyor” dedi. Anna Piaggi hayatını anlatmayı çok sevmiyor. Herkesin tanıdığı fakat kimsenin hakkında fazla şey bilmediği birisi.

Nasıl bir gençlik geçirdiniz?

1931 yılında Milano’da doğdum. Annem ev hanımı, babam ayakkabı mağazası sorumlusuydu. 10 yaşlarındayken babam ölünce annem hem çalışmak, hem de ağabeyime ve bana bakmak zorunda kaldı. Bu yüzden benim de erkenden para kazanmam gerekiyordu. Lise biter bitmez 18 yaşında çalışmaya başladım. İş seçmiyor, ne bulursam yapıyordum. Geceleri, sıkıntısı olanların dertleşmek için aradığı arkadaşlık hatlarında da çalıştım, İsviçre’ye tanımadığım bir ailenin yanına gidip çocuk da baktım, petrol rafinerisinde sekreterlik de yaptım. Çok özgür bir yapım vardı, babamın ölümüyle hiçbir şeye bağlanmamak gerektiğini anladım... Bir de benden bir yaş büyük ağabeyim vardı, Alberto Piaggi. Grafik tasarımı ve sanat yönetmenliği yapıyor.

Basın sektörüne nasıl girdiniz?

Hiçbir zaman geleceğime dair ideallerim ve hayallerim yoktu. Modaya ve sanata karşı özel bir ilgi de beslemiyordum. Hayatımda her şey tamamen tesadüf eseri gelişti. 24-25 yaşlarında gazetelere, dergilere yazılar yazıp yollamaya başlamıştım. Çok mücadeleciydim, her konuyla, her işle ilgileniyordum. Yazılarım beğenildi, yayımlanmaya başladı. 20’li yaşlarımın sonlarına doğru Milano’da, artistlerin gittiği bir barda kocam Alfa Castaldi ile tanıştık. Alfa harika bir adamdı. Hem çok kültürlü hem de çok başarılı bir fotoğrafçıydı.

İlk görüşte aşk mı?

Aşk diyemeyiz... İlk duygularım hayranlıktı. Alfa, hayalperest ve hızlı yaşayan birisiydi. Ben de kendimi korumaya alıp hemen aşık olmamaya çalıştım. Dört üniversite bitirmişti, tam bir sanatçıydı ve çok kültürlüydü. Bildiklerimin çoğunu ondan öğrendim. Ne yazık ki Alfa 1995 yılında vefat etti.

Ne zaman evlendiniz?

Gazeteci bir arkadaşı Alfa’ya seyahat edip fotoğraflar çekmesini teklif etti. Bazen yemek, bazen kültür, bazen de moda çekimleri yapıyorduk. Bir gün limana gittik, kalkacak olan ilk bota bindik, ülke ülke gezmeye başladık. New York’a vardığımızda kendimize bar şarkıcılarının kaldığı küçük bir otel bulduk. 1962 senesiydi, orada evlendik. İkimizin çok farklı vizyonları vardı, birbirimizi her açıdan tamamlıyorduk. Bu yüzden yaptığımız çalışmalar da çok güzel oluyordu.

Çocuk?

Alfa’nın ilk evliliğinden Paolo adında bir oğlu vardı. Biz çocuk yapmayı hiç düşünmedik. Anne olmak benim tarzım değildi, çok bağımsız bir yapım vardı. Hiçbir zaman da pişman olmadım. Zaten Alfa’nın ilk evliliğinden Paolo adında bir oğlu vardı. Hala görüşüyoruz. O da fotoğrafçı.

İş hayatınız nasıl ilerledi?

1961 yılında İtalyan Ariane Dergisi’ne genel yayın yönetmeni olmuştum. 1968 yılında Alfa ile Prag’a gittik. Reform ve özgürlük hareketleri, Çekoslovakya İşgali hakkında çekim yaptık, haber hazırladık. Derginin editörleri haberi koymak istemedi. Böyle bir haberi görmezden gelemezdik. O gün dergideki işimi bıraktım. Ben özgürlükçüydüm, kocam benden de beterdi. Sonra zaman içinde moda çekimlerine ağırlık vermeye başladım.

Tarzınız ne zaman farklılaşmaya başladı?

Alfa ile ülkeleri gezerken bir dönem Londra’da yaşadık. Londra insanların kendilerini dış görüntüleriyle rahatça ifade ettiği bir şehirdi. İlk değişikliğim Londra’da ‘yıldırım aşkı’ gibi aniden başladı! 30’lu yaşlarımın başlarındaydım... Zaman içinde arttı.

İtalyan Vogue’la ne zaman çalışmaya başladınız?

1980-1983 yılları arasında Conde Nast grubuna ait Vanity Dergisi’nde genel yayın yönetmenliği yapmıştım. Vanity’deki işimi bıraktığımda aynı gruba ait İtalyan Vogue’a moda çekimleri yapmaya devam ettim. 1988’de Franca Sozzani İtalyan Vogue’da genel yayın yönetmeni olunca bana düzenli çalışmak isteyip istemediğimi sordu. Ben de kabul ettim.

Anna Piaggi’nin D.P.’leri nedir?

Ben gazetelerdeki iki tam sayfa olan işleri beğenirdim. Dergide de iki sayfalık kolajlar yapmaya başladım. D.P. ‘double page’ın (iki sayfa) kısaltmasıydı. İtalyanca, Fransızca ve İngilizce’si aynı harfler olduğu için kısaca bu harflerle isimlendirildi. Bu çalışmalara beğendiğim sezon parçalarını, hoşuma giden kıyafetleri yerleştirip kendi moda ve sanat anlayışımdan kelimeler uydurur, onları eklerdim. Daha sonra 1998 yılında bu çalışmalarım kitap haline geldi.

Karl Lagerfeld’in ve Manolo Blahnik’in de sizin için kitapları var...

Karl Lagerfeld ile biz çok iyi arkadaştık. 1971-1985 yılları arasında Paris’te, Brötanya’da ve Monte Carlo’da beraber yaşadık. Karl benden ilham aldığını söyler, devamlı skeçlerimi yapardı. İlk çizimini Paris’te ‘La Route Mandarine’ adlı bir Çin restoranında peçeteye yapmıştı. Sonunda bu çizimler 200’den fazla olunca Karl bunları 1986 ve 1988 yıllarında ‘Bir Moda Günlüğü’ adı altında kitap haline getirdi. Ayakkabılarımın neredeyse hepsi Manolo Blahnik’in tasarımıydı. Manolo da ona ilham verdiğimi söyleyerek benim için ayakkabılar tasarlardı. Bu skeçler de onun tasarımlarını topladığı bir kitapta yayımlandı.

Bütün elbiselerinizi saklıyor musunuz?

Geçen sene bir kısmını vermeye karar verdim ve Londra’daki Christie’s Müzayede Evi’nde açık arttırmayla satıldı ama dolaplarım hala dolu...

Anna’nın mavi saçlarının sırrı

Roberto Pagnini saç tasarımcısı. 1989 yılından beri Anna’nın saçlarıyla o ilgileniyor. Aynı zamanda en yakın arkadaşı... Anna’nın mavi saçları Roberto’nun eseri sanıyordum, meğerse hatasıymış! Roberto “Özel bir renk arıyorduk. Birkaç tonu karıştırdım. İstediğimiz ton tutmadı Anna’nın saçları mavi oldu.” dedi. Uzun süre boya aksın diye yıkamışlar, çitilemişler. Sonunda çaresiz, kabullenmişler. Anna dergiye gidince Vogue’daki kızlar renge bayılmış, herkesten iltifat yağmaya başlamış. Mavi rengi bir daha hiç değiştirmemişler.

2865 elbisesi, 26 pantolonu var!

2006 yılında Londra’da ‘Victoria and Albert’ müzesinde ‘Anna Piaggi: Fashion-ology’ adlı bir sergi düzenlendi. İngiliz küratör Judith Clark 13 ayrı bölümde Anna Piaggi’nin hayatı, çalışmaları ve elbiseleri hakkında çeşitli obje ve materyaller sergiledi. Anna kaç adet kıyafeti olduğunu bilmiyor ama sergi için hazırlanan listede hepsi tek tek yazıyor: 265 ayakkabı, 932 şapka, 2865 elbise, 90 ruj, 85 çanta, 745 bluz, 399 ceket, 289 kolye, 86 çift eldiven ve sadece 26 pantolon!

İstanbul Fashion Week’te defileye alınmadı!

İstanbul’a ilk gelişi ama mutlaka tekrar gelecekmiş. “İstanbul Moda Haftası henüz çok genç, daha epey gelişmesi gerek” dedi. İlk gün Koza yarışmasının finalinde ve Elle dergisinin açılış partisinde aksaklıklar yaşamış. Atıl Kutoğlu defilesinde içeri bile alınmamış!!! Görevliler “Salon dolu, kapıları kapattık. Sadece VIP konuklarımız girebilir. Kusura bakmayın sizi alamayız” demişler!

Defile bitince Anna ve Roberto kulise geldi. Anna “Üzerimdeki bluz Atıl Kutoğlu’nun tasarımı. Defilesinde jest olsun diye giymiştim ama izleyemedim” dedi. İlk iki gün yaşanan aksaklıklar ikinci gün hemen telafi edilmiş. Bora Aksu defilesinde Anna kendisine özel olarak ayrılan yere geldiğinde izleyiciler tarafından ‘Hoşgeldin’ alkışıyla karşılanmış. Koleksiyonu da çok beğenmiş.

Anna’ya Vogue Türkiye dergisini nasıl bulduğunu sordum “Dergiyi görmedim. Bir ara gazeteciye gidip alacağım” dedi... Elle Dergisi’ni gördünüz mü diye sordum. ‘Hayır onu da görmedim’ dedi.

Hep şapkalı değildi

Anna, Alfa hayattayken fazla şapka takmazmış çünkü kocası saçlarına bayılırmış. Sonra Karl Lagerfeld’le yaşarken de pek şapka takamamış. “Evin içinde şapkayla gezmiyordum, Karl da beni devamlı şapkasız çiziyordu. Saçların çok güzel neden şapka takıyorsun diyerek hep itiraz ediyordu, bu yüzden Karl’lı yıllarımda da şapkasız dolaştım” diyor.

90’ların ilk yarısından sonra devamlı şapka takmaya başlamış. “Şapka beni çok grafik gösteriyor, hoşuma gidiyor. Ayrıca sanırım bana güven duygusu veriyor” dedi.

Rıfat Özbek’e bayılıyor

En sevdiği marka Chanel, en sevdiği tasarımcı John Galliano. Rıfat Özbek’e hem tasarımcı hem de arkadaş olarak bayılıyor. Sık sık Rıfat Özbek giysileri giyiyor, “Rıfat’ın modayı bırakması çok kötü oldu” diyor. Hüseyin Çağlayan’ı Londra’da ve Paris’te takip ediyormuş. Hiç tanışmamışlar ama tasarımcı olarak çok beğeniyormuş.

4