Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

Maksat adalet değil, rövanş!

Cumartesi, 03 Nisan 2010 - 05:00

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı Cihaner’in, İsmail Ağa Cemaati ve Fethullah Gülen grubuna ilişkin yürüttüğü soruşturmadan ötürü ‘görevi kötüye kullanmak ve evrakta sahtecilik yapmak’tan yargılandığı davanın ilk duruşması Yargıtay’da yapıldı. Başsavcı Cihaner’e açılan bir diğer dava ise ‘Ergenekon’un Erzincan uygulamasını yapmak’ olduğu için Erzurum 2. Ceza Ağır Mahkemesi’nde görülecek. Ne var ki her iki davanın dayanağı da isimsiz ve imzasız bir ihbar mektubu! Dolayısıyla her iki davada da Cihaner’in suçu aynı, cemaat ve dini grupları soruşturmak. Başsavcının avukatı İstanbul Barosu eski başkanlarından Turgut Kazan dünkü davada tarikat ve cemaatleri soruşturmanın başsavcının görevi kapsamında olduğunu söyleyip, bundan ötürü iki ayrı mahkemede ve iki ayrı suçmuş gibi yargılanmasını eleştirerek davaların birleştirilmesini istedi. Mahkeme, Erzurum’daki dosyayı incelemek için istenmesine, birleştirme kararının sonra verilmesine karar veriyor. Yine de yandaş basın kıyameti koparacak, hakimlere baskı yapacak. Birleştirme kararının hemen verilmemesinin nedeni de bu olsa gerek. Çünkü malum ‘medya’, başsavcının ille de sıradan bir suçlu gibi Ağır Ceza’da yargılanmasını, Yargıtay’daki davaya da, Erzurum’dan Ankara’ya, mahkum aracı içinde ve elleri kelepçeli olarak seyahat etmesini ve bu halde fotoğraflanmasını istiyor! İçinde bulunduğu durumun hukuki olmadığını düşündüğü için duruşmaya gelmeyen Başsavcı Cihaner’e demediklerini de bırakmıyorlar. Tıpkı Balyoz soruşturmasından tutuklanıp bir ayı aşkın süredir cezaevinde yatan emekli ve muvazzaf subayların, deliller yeterli olmadığı için tutuksuz yargılanma kararına karşı çıkıp bu kararları aldıran hakimi boy hedefi yaptıkları gibi. Adalet nasıl olsa tecelli edecek ve hak yerini bulacak ama nedense ‘biraz’ geç tecelli ediyor ve insanlar yok yere aylarca, yıllarca hapis yatıp bir tür ceza almış oluyor, beraat edecekleri bir iddiadan, elleri kelepçelenip fotoğraflanıyor, onurları kırılıyor, sağlıkları bozuluyor, ailelerinden uzak kalıyor, kariyerleri mahvoluyor, terfileri aksıyor. Ne gam. Maksat adalet değil ki, boşuna mı söylüyoruz, maksat savaş ve ceza. Bitmeyen bir kinle rövanş alınıyor...

Gülme, yağmala, parçala!

Genellikle eşek şakalarının yapıldığı 1 Nisan’da Simurg Turizm, İstanbul’un kalbi, İstiklal Caddesi’nde 100 bin balon uçurmaya hevesleniyor. Balonlar pespembe, amaç, insanları gülümsetmek. Balonların bir kısmı geceden binaların teraslarına yerleştiriliyor. Bir kısmı da davul zurna eşliğinde caddeye getiriliyor. Olayın devamı, korku filmi gibi: Yüzlerce, binlerce balonu taşıyan görevlilere saldıranlar önce balonları yağmalıyor. Yaşlı yaşlı kadınlar birkaç balon kapabilmiş olmanın mutluluğu içinde. Ne zaman ki balonların yağmalanamayacak kadar çok olduğunun farkına varılıyor, işte o zaman atalarımızın genlerimize miras bıraktığı ikinci ruhumuz canlanıyor: Parçala, yok et! Uçuşup duran pembe balonlarla oynamak yerine onların üzerinde vahşi çığlıklar atarak patlatan küçücük çocukları görünce ürpermemek elde değil! Çok kısa bir süre sonunda 100 bin balondan küçük naylon parçaları kalıyor geriye... İnsanları gülümsetmek için böyle bir işe kalkışanlar da “Herhalde stres attılar” diye nazikçe yorumluyor Orta Asya ruhumuzu: Yağmala, parçala, yok et!