Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Meğer Şemdin Sakık'ı Barzani yakalatmış!

Cumartesi, 13 Mart 2010 - 05:00

Yıllar boyunca, kimin yakaladığı hakkında çeşitli hikayeler yazıldı. İnanılmaz kahramanlık destanları dizildi. Meğer Şemdin Sakık’ı, Barzani Türkiye’ye teslim etmiş. Şemdin Sakık’ın anlatımı, Tuncer Güney’in editörlüğü altında Lagin Yayınları’nın piyasaya verdiği “Şiddetin Sefaleti” adlı kitapta Şemdin Sakık, nasıl ve kim tarafından yakalandığını, bizlerin andıçlanmasına kadar giden olayların iç yüzünü nihayet aydınlatıyor. Kitabın en ilginç bölümü şöyle:

“Beni Yeşil yakaladı

15 Mart 1998’de örgütten ayrılıp KDP peşmergelerine sığındım. Orada bulunan kardeşim Arif Sakık’la bir ev kiralayıp normal yaşama geçtik. Bu sırada KDP ve Türk yetkililer, Türkiye’ye getirilmemiz için bazı görüşmeler yapıp anlaşmışlar. 13 Nisan 1998’de başlarında Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın bulunduğu beş kişilik bir ekip bizi Kuzey Irak’tan alıp Silopi’ye getirdi. Silopi’de tutulduğumuz üç saat boyunca öldüresiye kaba dayaktan geçirildik. Bu sırada birisi işkence gördüğümüz odanın kapısını çalıp içeri girdi: “Ankara’dan talimat var, bu kişiler öldürülmeyecek ve en kısa sürede mahkemeye çıkarılacaklar, onları artık dövmeyin...” haberi verdi. Sonra bizi Diyarbakır’a getirdiler.

Her gün dosya karıştırdım

Beni Jandarma İstihbarat Merkezi’ne götürdüler, bir odaya bıraktılar. Her gün sabahtan akşama dek dosyaları karıştırıyor ve çözemedikleri noktaları soru olarak bana yöneltiyorlardı. Hakkında bilgi istenen kişiler arasında Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Akın Birdal, Salim Ensarioğlu, Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler de bulunuyordu. Kısacası Türkiye’nin ne kadar önde gelen ismi varsa hepsi soruldu. Bu kişilerin örgütle ne tür ilişki içinde oldukları, örgütten para alıp almadıkları, neden Şam ve Bekaa Kampı’na gittikleri ve her biri hakkında ne düşündüğümü, sordular. Daha doğrusu ülkenin ileri gelen bu gazeteci, yazar ve siyasetçilerinin örgüte yardımcı olduklarını, para karşılığında örgüt propagandası yaptıklarını itiraf etmemi istediler.

Bunlara hain diyeceksin

Açıklamaya, “bu şahsiyetleri...” diyerek başladım ki, “bunlar şahsiyet değil, bunlar birer hain, bu hainler diyeceksin...” telkiniyle konuşmamı kestiler. Yine de birine iftira atmama kararlılığımı korumaya çalıştım: “Bu şahsiyetlerin örgütle ilişki içinde olup olmadıklarını bilmiyorum. Örgüt saflarında olduğum süre içinde onlarla hiç karşılaşmadım. Onları katıldıkları tartışma programlarından ve gazete köşelerinden tanırım...” türünde bir şeyler söylediysem de, onları ikna edemedim. Hiddetlendiler: “Eğer itirafta bulunmazsan ‘istediğinizi yapın’ deyip seni askerin eline vereceğiz, sana ne yapacaklarını tahmin edebiliyor musun; kimi ırzına geçer, kimi cop sokar...” tehdidinde bulundular. Gece boyunca süren sorgudan bir sonuç alınamayınca bana üç gün hücre cezası verdiler. Üç gün hücrede tutulduktan sonra tekrar eski yerime alındım.

İki gün sonra, kamuoyunda “iyi çocuk” olarak bilinen personelin de aralarında olduğu birkaç kişi bulunduğum odaya geldiler, önüme birkaç kâğıt koyup imzalamamı istediler. “Bunlar nedir? Gözlerimi açamadığım için okuyamıyorum, okumadan imzalamak istemiyorum” deyince, “bunlar öyle önemli şeyler değil, ifadelerinden arta kalanlardır, tutanaklar arasında unutulmuş ifadelerindir” dediler. Gözlerim uzun süre bağlı kaldığı için ağrıyordu. Sadece koyu puntolarla yazılmış isimleri görebildim. Hepsi de sorguda isimleri geçen insanlardı. Belgeyi imzalamayı kabul etmedim.

‘İyi çocuklar’ geldi

Beni Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı’na çıkardılar. Başsavcı “İsmi geçen şahısların en azından birkaçının örgüt bağlantılarını deşifre edersen özellikle kardeşin için yararlı olur. Tekrar düşün, yoksa senin için iyi olmaz” deyip tehdit etti. Beni savcılıktan alıp hâkimin huzuruna çıkardılar. Atfedilen iddiaların doğru olmadığını tekrarladım: “Ankara’nın merkezinde oturan, çalışan, telefonlarını dinlediğiniz kişilerin ne kadar PKK’li olduklarını bana sormanızı anlayamıyorum. Ben bu insanları nasıl tanıyabilirim ki!” Bu sözlerim hâkim beye mantıklı gelmiş olmalı ki, başını sallayarak beni onayladı.”

Şemdin Sakık’ın bu sorgulama sırasında, o dönemde 7’nci Kolordu Komutanı olan Yaşar Büyükanıt’ın da hazır bulunduğunu açıkladığı kitabı, uzun süredir tam bilinmeyen birçok konuyu aydınlığa çıkarmış oluyor.

Türk müteahhite Yunan adası almak yasaklanmalı!

Şaka bir yana, geçen haftaki bir tartışma yüreğimi ağzıma getirdi. Bild gazetesinin Yunan kriziyle ilgili yayınları arasında, bir de Yunan adalarının satılması önerisi vardı ya, hani “Madem bu kadar borcunuz var, borcu olan da malını sattığına göre, sizler de Akropolis veya Ege adalarınızı satın” deniyordu. İşte bu durum bizim müteahhit-turizmcileri heyecanlandırmıştı ya... Kimi bunun çok iyi bir fikir olduğunu, kimileri hangi adanın ne kadar para edeceğini, bazıları da nerelere nasıl otel ve bina dikebileceklerini anlatmazlar mı!

Aman Allah yüreğime bir ağrı girdi.

İster misiniz, bizim müteahhit-turizmciler, o canım Simi’yi Leros’u veya bize yakın olanlarını satın almaya kalksınlar. Adeta ter bastı.

Her yaz sık sık o adaları dolaşırım ve bu köşede de sizlere güzelliklerini, nasıl planlı şekilde geliştiklerini, her gelenin her istediği yere inşaat yapamadığını anlatırım.

Gözümün önüne bizim müteahhitlerin adaları almaları ve kolları sıvamaları geldi.

Fazla değil, birkaç yıl içinde o canım yerleri mahvedivermeleri aklıma geldi. Ne yani, Bodrum kıyılarında işledikleri insanlık suçlarını, yani yaptıkları o betonları, ucube inşaatları unuttuk mu?

Valla ter bastı. Dünyaya rezil oluruz.

Neydi ne oldular diye, uluslararası gazetelerde, TV’lerde canımıza okunur. Allah korusun.

AK Parti, böyle niyetliler varsa, ne yapıp edip engellemeli. Yanlış mı söylüyorum?

Baksanıza etrafınıza, canım kıyılarımızı nasıl rezil ettik. Bunca sabıkayla bir de Yunan adalarını mahvedersek, insanlığa karşı daha da büyük bir ayıp işlemiş olmaz mıyız!

Neyse sabah kan ter içinde uyandım da, bunun gerçek olmadığını gördüm.

Rüyaymış... 

KİTAP KÖŞESİ

Güngör Uras, kendi Türkiye’sini anlatıyor...

Güngör Uras’ı sadece ekonomi dünyası değil, siyasetçiler de, yemek meraklıları da tanır. Türk iş ve basın dünyasının ikonlarından biridir. Yaşamından bir çiçek sepeti yapmış ve “Bak, Ben Sana Anlatayım” adlı kitabında toplamış. Uras, kendine özgü yaklaşımıyla tanınır. Onun dünyasında, hem devletçiliğin, hem planlamacılığının, hem de özel sektörcülüğün izleri vardır. En büyük meziyeti de, anlaşılması son derece güç olan ekonomi ve para konularını son derece basite indirgeyerek, Ayşe Teyze’nin anlayacağı şekilde okuyucusuna anlatabilmesidir. Doğan Kitap’tan piyasaya çıkan kitabı tavsiye ederim.

***

Seks doktorumuzdan seks dersleri...

Haydar Dümen bu ülkenin hiç alışık olmadığı, hem son derece renkli, hem de en çok aranan bir kişiliğidir. Türk insanının hem müthiş merak ettiği, hem de konuşmayı ayıp saydığı seks konusunu günlük yaşamımıza sokan ve bunu hiçbir zaman adileştirmeden gerçekleştiren tek isimdir. Bundan dolayı da alkışlanması gerekir.

İnkılap Kitabevi’nden çıkardığı kitabı “Best of Haydar Dümen”, hem güldürüyor, hem de cahil olduğumuz seks konusunda bilmediklerimizi anlatıyor. Haydar Dümen’in POSTA Gazetesi’ndeki köşesine okurların gönderdiği sorulardan ve bu soruların yanıtlarından oluşan bir çalışma. İçinde resimleri, fıkraları ve cinsellik hakkındaki bilgileriyle çok hoş bir kitap olmuş.

***

‘Cudi’den Adatepe’ye’

Engin Tamer Mıhcı’nın Metropol Yayınları’ndan çıkan (Metropol Yayınları: 0 212 527 85 66) “Cudi’den Adatepe’ye” adlı romanı, Kürt sorununun insani boyutunu anlatıyor. Mıhcı, örgütten kaçıp Marmaris’te çalışmaya gelen Hüseyin ile asker ağabeyini şehit vermiş Eylem’in yakınlaşmalarını anlatıyor. Kitap, taraflara bölünen insanların aralarına örülen duvarın boyutlarını, sorunun aslında kişisel olmadığını, bu ülkede beraberce nasıl yaşanabileceğini aktarıyor. Romanın karakteri Hüseyin’in, dağa çıkmaya nasıl karar verdiğini, neden kaçtığını ve bu kaçıştan sonra nasıl yaşayabileceğini anlatırken son günlerde gündemde kendine yer eden genel af konusunun dağdaki insanlar için ne kadar önemli olduğuna vurgu yapıyor. Kitaptan akılda kalan ve üzerine düşünülmesi gereken ise “Bütün kaçakların sonu ya ölüm ya hapis” cümlesi oluyor.

4