Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

Mor Gabriel tehlikede mi?

Cumartesi, 29 Eylül 2012 - 05:00

Gündemin huyu arasında kaçmış. Meğer Mor Gabriel’le ilgili el koyma harekatı ve buna karşılık “Kardeşime dokunma, Mor Gabriel’e dokunma” kampanyası varmış! Mor Gabriel, yörede 1600 yıldır yaşayan Süryanilerin kutsal mekanı. Şimdi sen kalk, “Bu manastırın bulunduğu topraklar hazinenin arazisi, çıkın oradan” de, hır çıkar mı çıkmaz mı? Bu kafa yarın Ayasofya’yı da Sultanahmet Meydanı’ndan çıkarmaya kalkar mı kalkmaz mı?

[[HAFTAYA]]

Manastır olayı huzursuzluk çıkarır

Midyat Kadastro Mahkemesi arazilerin manastırın malı olduğunu kararlaştırdığı halde Yargıtay bu kararı bozarak manastırı işgalci duruma düşürmüş. Bölgede kala kala 18 bin Süryani kalmış zaten, ne yapılmak isteniyor? “Biz sünni müslümanlar dışında herkese düşmanız ve buradan kovarız” mı deniliyor? Tabii Türkiye ve Avrupa’da bir çok kampanya örgütlenmiş, kıyamet kopuyor, imzalar toplanıyor, Türkiye aleyhine yeni bir hava doğuyor, kimin umrunda. Ne yapacaksınız, binlerce yıllık bir manastırı yıkacak mısınız? Yoksa siz Taliban mısınız?

Midyat’ta bir vaha!

Mardin’e ilk gittiğimde Erdoba Konakları’nda kalmıştık. Eski bir konak otel haline getirilmiş, çok otantik, az odalı, güzel bir yerdi. Şimdi Erdoba’dan üç tane daha, bir tane de büyük kongre oteli açılmış! Demek rağbet çok. İrili ufaklı konaklardan yapılma butik otellerin yanında Hilton bile var. Turla gelen kalabalık gruplar için bu tür oteller de gerekli ama tabii bölgeye gelince eski bir konakta kalmanın keyfi de gece uyumadan rüya görmek!

Bienalin sponsoru Kasr-ı Nehroz

Bu kez Midyat’ta bienalin sponsorluğunu yapan Kasr-ı Nehroz Otel’de kaldık. İki gün boyunca Mardin’e kilometrelerce gidip gelmemize değecek kadar güzel bir atmosferi var. Zaten Midyat’ın 1600 yıllık tarihi, bir çok yerde öyle güzel korunmuş ki burada bir çok dizinin çekilmesi şaşırtıcı değil, doğal dekor film platosu gibi. Bölgede çok uzun yıllar Süryaniler yaşamış. Sonra herkesi kaçırdığımız gibi onları da kaçırmışız. Bu konak da Midyat’a yerleşen ilk Müslüman aile olan Nehroz’lara geçmiş. 260 yıl boyunca ev olarak kullanılmış. İki burçlu yapısıyla kiliseyi de andırıyor ve bir dönem kilise olarak da kullanılmış. Zaten içinde bir yatır da var. 2009 yılında restore edilerek otele dönüştüren konak, Yenigün (Nehroz) Ailesi’ne ait. Konağın bulunduğu mahallede, bir dönem Avrupa’ya kaçmış ama yakınlarda dönmüş olan Süryaniler tarafından restore edilmiş ve zaman zaman gelip kaldıkları çok güzel konaklar var.

Eski konaklar restore ediliyor

Her şerde bir hayır var diyorum, bunlar zamanında korkup Avrupa’ya kaçmasalardı bu kadar para kazanamazlardı. Sanatlarının kıymeti bilindi oralarda hiç olmazsa. Kasr-ı Nehroz, telkari işçiliğinin yaygın olduğu Midyat Çarşısı ve civardaki manastırlara çok yakın. Odalarında birbirinden güzel sanat objeleri ve yerel dekoruyla bu otelin özellikle kültür turizmine meraklı yabancılar tarafından dolu olması gerek ama bölgenin riskleri var. 12 ay açık olmasına karşın yazın çok sıcak, terör korkusu var ve biraz da tanıtımı eksik. “Vaziyet nasıl” diye sorduğumuzda “Külliyen zarar” diye gülerek özetliyor yöneticiler!

Keyifle alkolizmi karıştırmayalım

“Ne çok geziyorsun” diyenlere inat, yine yollardayım; “Masa başı ahkâm kesmek çok kolay” diyenlere dil çıkartmak için! İtalya’ya gelirken uçakta gömüldüğüm gazetelerde Sağlık Bakanı Akdağ’ın yine otoriter baba havasıyla sağlığımızı düzene soktuğu demeci aklımda: “Sigara ve alkol tüketilmemeli, şişmanlık olmamalı.” Özetle, yeme içme diyor Akdağ! Ölçülü yapsak olmaz mı? Sigara önlemleri sayesinde millet grip oluyor, kışın kapı önü, bahçe muhabbetinden... Az içsinler, daha iyi. Şişmanlık yerine ise obezite demeli bakan. Biz “balık etli”ler fena alınıyoruz buna.

Azı karar çoğu zarar

Gelelim ‘alkol’e. Alkolizmle mücadeleyi sonuna kadar desteklerim, ama soframdaki şaraba, kahvemdeki liköre, eğlenirken bir tek atmama karışma! Bu yaz, mahallemdeki sokakta oturup sabaha kadar içki içip nara atan serserilerle en çok ben uğraştım. İçki içmenin adabı vardır, bunu uygulamayanla uğraş, zaten asayiş sorunu. Ama hele şarap, kutsal bir içecek. Anadolu’nun üzümü ve kültürü yüz yıllarca şarap üretmiş. İtalyan şarapçılığın kalbinin attığı Toscana’dayız. Nasıl bir göz nuru, el emeği, teknoloji ve sabır işi o şişedeki. Venezzano Şatosu’nun bağlarında, mahzeninde, bin yıldır şarap üretiliyor. Üzüm bağda ayrı, kavda ayrı tatlanıyor, çelik konteynerda ayrı, tahta fıçıda ayrı yıllanıyor. İçindeki şeker alkole dönüşüp tadını veriyor, şişeleniyor, ayrı bekliyor. Masaya geldiği zaman öyle bir renk, akıcılık, koku ve tat içeriyor ki ustası ağzına alıp damağında şaklattı mı, “2009, Chianti üzümünden” diyebiliyor! Böyle bir ürünün ekonomisi, gastronomi, turizm, eğlence sektörüne katkısı ve masada dostlarla bir arada kadeh kaldırıp “Şerefe!” diyerek mutlu olmanın zevkini görmezden gelip bağnazlıkla “Alkol tüketilmemeli” demek, toptancılık ve hatta despotizmdir, ne diyeyim!