'Morgda ölü yıkadım'

1970'li yıllarda Türk Sineması'nın 'Yumurcak'ıydı İlker İnanoğlu. Melek yüzlü, iyiliksever, merhametli, sevimli bir yumurcaktı gerçekten de...

a
a
Cumartesi, 28 Ocak 2012 - 05:00


'Morgda ölü yıkadım'

ÖMER GÖREN

o.goren@hotmail.com

Söyleşimizde oyuncu Filiz Akın ile yönetmen-yapımcı Türker İnanoğlu’nun oğlu olmanın avantaj ve dezavantajlarını da söyledi, küçücük bir çocukken yurt dışında yatılı okumanın zorluklarını da... Başarısız evlilikleri nedeniyle günah çıkarttı, oğlu ile ilişkisini ifade etti, Amerika’da nasıl ayakta kaldığını anlattı. İlker İnanoğlu’nun Cumartesi Postası’na anlattıklarını ilk kez okumanın tadına varın...

“Kaç yılında, nerede doğdun” diye sorarak başlayalım sohbetimize.

Sinema sanatçısı Filiz Akın ve yapımcı Türker İnanoğlu’nun oğlu olarak İstanbul’da dünyaya geldim. Ama yaşımı sormayın.

Neden?

Çünkü oyuncu yaşını söylemez. Amerika’da eğitim alırken farkına vardım; Orada hiç bir oyuncu yaşını söylemiyor, sorulmuyor da. O oyuncu istediği rolün daha altını veya daha üstünü oynasın diye. Bu normal bir şeydir yani. Beni kim hangi yaşta görüyorsa öyle görsün.

‘Yumurcak’ filmi nasıl doğdu?

O dönemde yurt dışında meşhur çocuk oyuncular vardı. Babam da beni 4 yaşımdayken oyuncu yaptı. Film beklenenin üzerinde bir hasılat rekoru kırdı, böylece ‘Yumurcak’ serisi başlamış oldu. Türkiye’de Altın Portakal alan ilk çocuk ben oldum.

Kıskananlar olmuştur seni.

Film serisi bittikten sonra okula başlamıştım. Sürekli ‘Yumurcak’ filmleri gösteriliyor, bu yüzden büyük havam oluyordu. Ama tabii beni kıskanan çocuklar da vardı.

Annenle babanın ünlü olduklarını ne zaman anladın?

Zamanla idrak ettim. Önce insanların anneme ve babama davranışlarını gördüm. Sonra da bana “Sen kimsin?” soranların cevabımı duyduğunda bakışlarının değiştiğini fark ettim. İşte o zaman “Yaaa, ben kimlerin oğluymuşum” demeye başladım. Yavaş yavaş ilgi ve hayranlığa alıştım. Zaten 12-13 yaşında şaşaalı bir hayat içindesiniz...

Yaşantınız şaşaalı mıydı?

Dışarıdan bakınca öyle görünüyordu. Galalar, yemekler, geziler...

“İki yıl boyunca her gece ağladım”

Yurt dışında okudun. Kaç yaşında ve neden gittin yabancı bir ülkeye?

9 yaşındaydım. O dönem terör olayları ve insan kaçırmalar çok oluyordu. Bu yüzden beni gönderdiler sanırım.

Zor olmadı mı?

Olmaz olur mu? İki yıl her gece ağladım. İsviçre’nin Cenevre şehrindeki yatılı Leman Koleji’nde okuyordum. Arkadaşlarım “Yeter, ağlama artık” diyorlardı.

Ailenle görüşebiliyor muydun?

Nerdeee! Yılda bir. O zaman telefon yok, cep telefonu yok, internet yok... Annem senede bir, babam senede bir, ben senede bir gelip gidiyorduk. Kolay değildi. Gerçekten hiç kolay olmadı benim için. Dil bilmiyorum, anlamıyorum ne dediklerini... Anlayacağınız, meşhur ama yapayalnız bir yumurcak!..

Peki “Anne, baba, beni buradan alın, dayanamıyorum artık” demiyor muydun?

Diyordum ama onlar için orası daha iyi bir gelecek sunacaktı bana. Burada kaçırılma ihtimalim var... Terör olayları var... Onlar da kendi çaplarında haklı. Zaten zamanla okuluma alışmıştım, ağlamıyordum artık.

Biraz gaddarlık değil mi bu?

Ben gaddarlık diyemem. Belki onların yerinde olsam ben de çocuğumun güvenliği için aynı şeyi yapardım. Bunu yargılamak bize düşmez. Hepimiz hayatta bir sürü karar alıyoruz. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu her zaman bilemeyiz. Ailem, daha sonra beni İngiltere’ye yolladı. Orada bir süre okudum, ardından ‘eğitim sistemi daha iyi’ diye Paris’e geçtim. Annem de Paris’te olduğu için yatılı okumadım, annemin yanında kaldım. Yani en mutlu iki senem, anne yanında geçti.

Okul bitince ne yaptın?

Türkiye’ye dönüp babamın yanında çalışmaya başladım. Şirkette her işi yapıyordum. Bu arada ilk evliliğimi Biricik Hanım’la (Şimdi Mazhar Alanson ile evli olan Biricik Suden) yaptım. Evliliğimiz fazla sürmedi. Ayrılınca oyunculuk mastırım için Amerika- Los Angeles’a gittim. 21 yaşındaydım, akşamları restoranda garsonluk yapıyor, gündüzleri morgda ölü yıkıyordum. Bu, bana ayaklarımın üzerinde durmayı öğretti. Oyunculuk okulunu birincilikle bitirdim.

Ölü yıkamak mı?

Nasıl?.. Türkiye’den ayrıldığımda yanımda iki bavul ve 2-3 bin dolarım vardı. Orada ayaklarımın üzerinde durmak ve aileme yük olmamak adına hamallıktan tutun araba yıkamacılığına kadar her şi yaptım. Morgda ölü yıkamak dahil. Para kazanmak için ne iş bulursanız yapıyorsunuz. Ama çok da güzel yaşıyordum. İsim sahibi sanatçılarla oturup konuşuyor, geziyordum. Yıllar sonra buraya geldiklerinde “Vay, sen neymişsin” dediler bana. Şu an bir yerlere gelmiş olan bazı insanlar da aynı şeyleri yapmışlardır, emin olun. Ama söylemezler. Ben söylüyorum, çünkü kompleksim yok. İçi-dışı bir insanım.

Bu işleri yaptığına göre ailen para göndermiyordu sana...

Aksine. Ben ailemden böyle bir şey istemedim.

"Çocukluğumu yaşayamadım”

Ünlü bir çiftin oğlu olarak bu işleri yapmak ağır gelmedi mi?

Hayır, çünkü karakterim farklı. 2-3 bin dolarla değil, 20-30 bin dolarla gidebilirdim Amerika’ya. Ama gitmedim. Biz çocuklarımıza azla yetinmesini öğretmiyoruz, şahsiyet kazandıramıyoruz. Bu ülkede genç kıza tecavüz ediyorlar, baba kızını öldürüyor ‘komşular duymasın, dedikodu yapmasın’ diye. Anlatabiliyor muyum? Ben her zaman kendi yağımla kavrulmak istedim. “Bana para verirseniz Amerika’ya gideceğim, vermezseniz gitmem” demedim. “Oyunculuğu istiyorum, para verseniz de vermeseniz de gideceğim” dedim.

Pişman mısın?

Asla. Her zaman hayallerimin peşinde koştum. Koşmaya da devam edeceğim.

Çocukluğunu yaşayabildin mi?

Yaşadığımı söyleyemem. Her çocuk gibi istediğim yere gidemiyordum. Buradayken mahallenin, kapıcının çocuklarıyla kömürlükte falan top oynuyorduk en azından. Yurt dışında, yatılı okulda, dillerini bilmediğim yabancı çocuklarla ne konuşabilir ne oynayabilirdim ki?..

Şöhretli bir anne ve babanın çocuğu olmak senin için ne ifade ediyor?

El üstünde büyümediğim için ‘aman benim annem-babam şöyledir, böyledir’ diye düşünmedim hiç. Yani benim için gururdan başka bir şey ifade etmiyor.

Peki ünlü bir anne-babanın oğlu olmanın artı ve eksileri neydi?

Dezavantajı şu: Dışardan ulaşılmaz sanıyorlar beni. “Baban yapımcı, filmimizde oynamazsın” diyorlar. Avantajları da onlardan aldığım terbiye, sevgi, saygı.

Oyunculuğa tutkuyla bağlısın.

Tüm samimiyetimle ve kalbimle söylüyorum; bir kez daha dünyaya gelsem yine oyuncu olurdum.

Herkes böyle söylüyor.

Beni başkalarıyla karıştırmayın. Onlar da 8-10 yıl Amerika’da oyunculuk okusunlar ve dublörlük yapsınlar, sonra benim gibi konuşsunlar.

Bu meslek ne getirdi, ne götürdü?

Çok şey kattı. Sevilmek, saygı duyulmak, alkışlanmak çok güzel bir şey. Sokakta polis görüyor beni, “Başkomserim, nasılsın, bir isteğin var mı?” diye soruyor. O işi o kadar güzel yapıyorsun ki artık seni o karakter olarak görüyorlar demek ki. “Oğlum, melek gibidir” Oğlun Berker ile aran nasıl? İyi. Yılda iki kez görüşüyoruz. Tatillerde o buraya geliyor, bazen ben oraya gidiyorum. Ayrıldığımızda 4-5 yaşındaydı. Ama yıllarca orada kaldığım için görüşebiliyorduk. Ben Türkiye’ye yerleştikten sonra, yani şunun şurasında 5 yıldır gidip geliyoruz. Kerata, 15 yaşında 1.90 boyunda, kibar ve yakışıklı.

Dua ediyorum daha fazla uzamasın diye. Bana tepeden bakıyor. Anne tarafına çekmiş. 

“Tam anlamıyla babalık yaptım” diyebiliyor musun?

“Tam babalık” nedir bilmiyorum ama çocuğumun altını da değiştirdim, hasta olduğunda ilacını da verdim, beraber de uyudum. Yani elimden geleni yaptım.

Niye ayrıldığınızı sorguladı mı hiç?

Evet. Ben de “Öyle gerekiyordu, onun için ayrıldık” diyerek olanları anlattım.

Tekrar birleşmenizi istemedi mi?

Bu, Türkiye’de olur, Amerika’da değil. Oğlum çok güzel bir kadının doğurup yetiştirdiği bir insan. Zaten Chole ile evlenmemin en büyük nedeni merhametli olmasıydı. Beni kendisine çeken buydu. Orada ayağım kırıldığında bana şefkatle bakmış, ayağımın iyileşmesinde en büyük faktör olmuştu.

Oğlunu tam olarak tanıyor musun?

Herhalde. Ama annesi kadar tanımıyorum tabii ki. Bunun sebebi de uzak oluşumuz sanırım. Annesine de “Bırak, çocuğu ben alayım” diyemezsin, çünkü bir çocuğun babadan çok annesine ihtiyacı var.

Çocuğun olduğu için pişman mısın?

Şu yönde pişmanım: Anne-babası ayrılmış bir çocuk olmasını istemezdim. Ama ne yapalım, böyle olması gerekiyormuş.

Berker ile ortak noktalarınız var mı?

Benim gibi o da çok merhametli bir insan. Melek gibi bir çocuk. Ve o da benim gibi komedi filmlerinden hoşlanıyor.

Onun oyuncu olmasını ister misin?

Ben karışmam. Ne isterse onu olsun. Zaten şu anda okula gidiyor. “Dar alan fobim var” Oyunculukta beklentilerin var mı? İnşallah Allah zor roller çıkarır karşıma: Katil, geri zekalı, manyak, özürlü, hasta... Bir de projelerim var. İsteyen herkesin gelebileceği bir oyunculuk okulu açmak ve film yapmak istiyorum. Kısmetse yıl sonunda çalışmalara başlayacağım.

‘Arka Sokaklar’ dizisine dönecek misin?

İstediğim zaman dönebilirim ama şimdilik istemiyorum.

Hobilerin ve fobilerin...

Kitap okumak, seyahat etmek, spor yapmak, televizyon seyretmek hobilerim. Fobim de dar alanlarda bulunmak.

Uyuşturucu kullanmaktan dolayı gözaltına alındın. Gerçekten kullandın mı?

Dava devam ediyor. Bu yüzden konuşamam.

“Üç kez evlenip boşandım dördüncüden çekiniyorum”

 Kaç kez evlendin? Neden yürümedi?

3 kez evlendim. İlk eşim Biricik Suden. İkinci eşim, oğlum Berker’in annesi Amerikalı Chole. Üçüncü eşim de Yeşim Salkım oldu. Neden yürümedi? Valla ne diyeyim. İlkinde çok gençtim, toydum. İkincisinde hazır değildim. Amerika’dasın, yalnızsın... Ne bileyim, farklı duygular içinde oluyor insan, yürümedi işte. Üçüncüsünde de yürütemeyeceğimi anladım. İlk kez 21 yaşında evlenmiş bir insan, evliliğin ne olduğunu anlamaz. Ben daha yeni anlıyorum hayatı.

Sevgilin var mı?

Evet.

 Evlenmeyi düşünüyor musun?

Şu an, hayır. Ama çocuk sahibi olmak isterim. Evcimen bir insanım ve çocukları da seviyorum.

Evlenmekten korkuyor olabilir misin?

Eh, tabii ki biraz korkuyorum. Üç kez boşanan bir insan dördüncüyü pek istemez. Yine de kısmet.

“Kazandığım parayı borsada kaybettim”

Yatırım yapıyor musun?

Evim, arabam, az miktarda param var. O kadar. Çünkü bugüne kadar kazandığım paramın çoğunu borsaya kaptırdım. Yapma yaaa? Nasıl oldu bu? Bunu bugüne kadar kimseye söylemedim, madem laf açıldı, sana anlatayım: Benim yaptığım büyük bir aptallık... Geçen sene, Londra’da borsa ile ilgilenen çok yakın iki arkadaşım kanıma girdi. “Paranı dörde, beşe katlarsın” deyince herşeyi Londra borsasına yatırdım. Önceleri her şey iyi gidiyordu. Taaa ki 3 ay öncesine kadar. Maalesef paramın borsada battığını benim durumumda olan bir arkadaştan öğrendim ve yıkıldım. Beni yıkan kaybetmek değil, bu acı gerçeği gözükapalı güvendiğim arkadaşımdan duymamak oldu.

Ne yapacaksın bu durumda?

Araştırıyorum. Çünkü çok dalavere dönüyormuş bu işlerde. Dalavere varsa kanuni işlemlere başlayacağım. Her şey gerçekse “Ne yapalım, ben kazanmıştım, ben kaybettim” diyeceğim. Dünyanın sonu değil ya. Canımız sağ olsun. Elim ayağım tutuyor yine çalışır, kazanırım.

Tekrar borsaya girer misin?

Kesinlikle girmem. Ama büyük de konuşmak istemiyorum. Belki emekli maaşımı biriktirip girerim.

Aaaa, emekli misin?

Evet. Babam ‘Yumurcak’ filmi çekilirken beni sigorta yaptırmış. Onun sayesinde şu an emekli maaşı alıyorum.

(21.01.2012 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)

3