New York'ta eğlence 24 saat

Cumartesi, 24 Temmuz 2010 - 05:00

New York’ta eğlenmek isterseniz haftanın yedi günü, günün 24 saati gidecek bir parti mutlaka bulursunuz. Bu şehirde hayat hiçbir zaman durulmuyor. Önemli olan doğru günde doğru partide olmak, çünkü haftanın her günü gidilmesi gereken yerler programlı.

Kafanıza göre “Bugün canım şu bara gitmek istiyor” derseniz kendi kendinize eğlenirsiniz. Eğer sanat ve moda dünyasından isimlerle olmak istiyorsanız herkesin uyduğu o programa uymak zorundasınız ve inanın, asla pişman olmazsınız! Tabii bu programı bilmek ve söz konusu kulüplere girebilmek New York’ta belirli bir çevrenin içinde yaşamayanlar için pek mümkün değil.

Ben şanslıyım, New York gece hayatı konusunda uzmanlaşmış bir rehberim var. Hem de Türk. Onur Göküş, bir yandan Fashion Institut Technology’de moda okuyor diğer yandan modellik yapıyor. New York gece hayatının tek kelimeyle piri olmuş. Hangi gece nereye gitmek gerekiyorsa Onur söylüyor, bana sadece hazırlanıp onunla buluşmak düşüyor. Geçtiğimiz çarşamba gecesi de önce B Bar’a, daha sonra kendi kurallarını koyup Amerikan yasalarını hiçe sayan, sahneye çıkanların gösteri sırasında uyuşturucu bile kullandığı meşhur kabare The Box’a gittik. The Box’tan ve erotizmin doruklarındaki çılgın şovlarından daha önce bahsetmiştim. Geçtiğimiz çarşamba gecesi hakkında; kabarenin birinci yılı için özel bir gece hazırlandığını ve şovların daha çeşitli, daha da şaşırtıcı olduğunu söylemem yeterli olur sanırım!

The Box’taki eğlence sabaha karşı dörtte son bulunca orada karşılaştığımız bir arkadaşımız eğlenceye evde devam edeceklerini söyleyip, onlara katılmamızı önerdi. Kapıda bizi bekleyen beyaz bir limuzin görünce ve ev sahibi eğlenceyi ‘canlı’ tutmak için partiye The Box’ta sahne alan iki dansçıyı da davet edince gecenin nasıl devam edeceğini merak etmeye başladım... Her ne kadar ‘merak kediyi öldürür’ diye bir Amerikan sözü olsa da biz daveti kabul ettik. Ev partisi sabahın ilk ışıklarına kadar Manhattan’ın en güzel manzaralarından birine sahip, harika döşenmiş, kocaman bir dairede sakin bir şekilde devam etti. Hatta herkes o kadar sakin ve yorgun görünüyordu ki; bir süre sonra dansçı kızlara gerek kalmayınca onlar da ‘erkenden’ gittiler(!) Ben sanki ev sahibiymişim gibi herkesle tek tek sohbet edip ilgilenmekten ne müzik dinleyebildim, ne içki içebildim.

Grupta DJ, endüstriyel tasarımcı, marka danışmanı, performans sanatçısı, moda tasarımcısı ve moda fotoğrafçısı gibi farklı mesleklerden ilginç insanlar olunca insan hepsiyle konuşmak istiyor tabii. Çalışmalarını en beğendiğim kişi moda fotoğrafçısı Jesper Carlsen oldu. Jesper 33 yaşında, Danimarkalı. Bugüne kadar altı adet kişisel, otuzdan fazla karma sergisi olmuş. 2008-2009 yıllarında Vakko’ya yapacağı moda çekimleri için sekiz ay İstanbul’da yaşamış. Ve şaşıracaksınız ama, İstanbul’a gelip şehre aşık olan yabancıların aksine Jesper ne şehri, ne de insanları sevmiş... Hatta yemekleri de! Ben şaka yapıyor sanıp uzun süre inanmadım. Baktım ki Jesper ciddi, aniden üzerimde sorumluluk hissettim... Israrla, yanlış kişilerle arkadaşlık etmiş olduğunu, İstanbul’a bir daha gelmesini salık verdim.

Jesper, New York’a taşındıktan hemen sonra sanat yönetmenliği ve tasarım danışmanlığı yapan Dimitri Scheblanov ile tanışmış. Daha sonra da ortak olmaya karar verip Herring&Herring markasını kurmuşlar. Şimdiye kadar en çok konuşulan çalışmalarından birisi benim favorim olan ‘Tribal’ serisi. D Mode Magazine’de yayımlanan çekimde giysiler ve aksesuarlardan çok renkler, saçlar ve makyajlar konuşulmuş. Herring&Herring’in müşterileri arasında Gucci, DeBeers, Alvin Valley gibi markalar da var.

One Minute Cafe

New York’ta organik yiyecekler ve taze sıkılmış meyveli içecekler yapan ‘vitamin barı’ kafeleri çok moda. Biz de gece geç bir saatte meyve suyu alacaktık, oldu olacak taze sıkılmış olsun dedik, vitamin barı olan kafelerden aramaya başladık. Tam, bir tanesi açıkmış diye seviniyorduk ki; kapının kilitli olduğunu fark ettim. Arkadaşıma “bir soralım, belki kapıyı açarlar” dediğimi duyan bir kafe çalışanı içeriye seslendi: Emre, aç kapıyı. Misafirlerimiz var! Kafenin sahiplerinin Türk olduğunu görünce baktım; adı ‘1 Minute Cafe’... İşte bu bir Türk aklıdır!!

 

Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki “One minute” çıkışını beğenip anında kafe ismi olarak tescilleyen Üzeyir Tari ve Eliyahu Nurieli krizi fırsata çevirmiş. Gelen yabancı müşterilerin “Çok iyi çıkıştı ama” gibi övgü ve tebriklerini Başbakan’ın adına onlar kabul eder olmuşlar. Malatyalı Tari ve Musevi Nurieli’nin ortak kafesinin adı ‘1 Minute Cafe’ olunca hikaye fıkra gibi anlatılır olmuş zaten. Meğerse kafenin varlığını Tayyip Erdoğan bile biliyormuş da bir ben bilmiyormuşum... Gitmek isteyenler için söyleyeyim, 1 Minute Cafe 8. Cadde’de 977 numara.