New York'un kulüplerinde 22 bin dolar hesap ödeniyor

Cumartesi, 22 Mayıs 2010 - 05:00

Geçtiğimiz hafta 10 günlük New York tatilinden döndüm. Son gidişimden beri o kadar uzun zaman geçmiş ki, bıraktığımdan başka bir şehir buldum. ‘Sex And The City’ dizisinin de bu değişiklikte büyük bir payı var çünkü dizinin geçtiği tüm mekanlar ve sokaklar popüler olmuş durumda. Her gidilen yerde birileri diziye dair anı anlatıyor. Hele de şu sıralar, dizinin ikinci filminin vizyona gireceği tarih olan 27 Mayıs iyice yaklaştığı için tüm duvarlarda ve panolarda ‘Sex And The City’ afişleri var. Bu yapım için Amerikalılar’ın tarzını yansıtmıyor, New York’ta bu kadar şık kimse yok derler. Ben şahidim: Var! Manhattan’ın popüler yerlerinde toplanmış olan gruplar arasında çok şık ve bakımlı gençler var. Erkeklerin çoğu günün en az 1 saatini spor salonunda geçiriyor, bu yüzden New York’taki spor salonları 24 saat açık! Kadınlar uzun boylu, zayıf ve çok güzel. Hepsinin üzerinde mutlaka Gucci, Fendi, Chanel gibi markalar var. Günün hangi saati, şehrin hangi bölgesi olursa olsun ‘topuklu ayakkabı’ giyiyorlar... Amerikalılar’ın en sevdiği markaların başında Abercrombie&Fitch var. Markanın 5th Avenue (Beşinci cadde) üzerindeki mağazasının kapısında metrelerce kuyruk olduğu günler oluyor. Bu iki mağazada, üzerinde sadece blue jean olan yarı çıplak erkekler tezgahtar çalışıyor, isteyenlerle fotoğraf çektiriyor.

Uyduruk kasap mahallesi şehrin zengin bölgesi olmuş

New York’ta zamanımın çoğu eskiden kasapların mahallesi olan Meatpacking District’te geçti. Bu bölge şu sıralar New York’taki en popüler mekanlara ve en zengin kesime ait. İlk birkaç gün The Standard Hotel’de kaldım. Otelin Los Angeles, Hollywood, Miami ve New York’ta olmak üzere dört şubesi var. New York’taki şubesi geçen sene açıldığından beri şehrin en meşhur oteli konumunda. Otelin tüm cepheleri camla kaplı, yani otelin her odası manzaralı. İşin ilginç yanı, camların aynalı olmaması... Odaya ilk girdiğinizde perdeler sonuna kadar kapalı. Yatağınızın üzerinde de otel yönetiminden not var: Perdeleriniz açıkken dışarıdan görünüyorsunuz. ‘Aktiviteleriniz’ sırasında dikkatli olun! Yani duştan çıkınca, giyinirken veya sevişirken ya perdeleri kapayacaksınız ya da teşhir olacaksınız. Çünkü sokaktaki insanlar oturup odaları izliyor. The Standard Hotel’in restoranı da popüler ama asıl olay teras katındaki ‘Boom Boom Room’ adlı gece kulübünde. Burası otel müşterilerine bile kapalı! Dışarıdan gelenler ve otelin müşterileri kulüpte sadece akşamüstü içkisi içebiliyorlar. Gece, kulübe gitmek için kapıdaki listede ya sizin ya da arkadaşınızın ismi olmak zorunda. Otelin sahibi New York’lu ünlü işletmeci Andre Balazs. Otelin ilk zamanlarında Boom Boom Room listesinde sadece onun davetlileri ve arkadaşları varmış. Bu listede Madonna, Jude Law gibi isimler olduğu için başkalarının listeye girmesi imkansızmış. Şimdilerde durum biraz daha rahat... Tabii sokaktan geçenler geceleri elini kolunu sallayarak hala içeri giremiyor. Ama New York’ta azıcık çevresi olanlar kapıdaki görevlilere 300-500 dolarlık bahşişler verip partilere ‘kolayca’ katılmaya başlamış! Boom Boom Room’un manzarası dışında pek bir özelliği yok. Bence tek enteresan yeri tuvaletleri çünkü onlar da cam kenarında. Tuvaletinizi yaparken perdeyi çekmezseniz manzarayı izleyebiliyorsunuz ama başkaları da sizi izliyor...

Erotik şov izleyip 20 bin dolar ödeyen var

New York’ta en konuşulan kulüplerden birisi de The Box. The Box’ta her saat başında hem kadın, hem erkek, hem de transeksüeller 15-20 dakikalık ‘aşırı erotik ve sapkın’ şovlar yapıyor. Şovların içeriğini anlatabilmem mümkün değil ama 2009 yılında Kate Moos’un New York Magazine dergisine verdiği röportajda “İzlerken ağzım açık kaldı” demecinden beri The Box daha da merak edilir hale gelmiş. Kapılarını saat 23’te açıyor, gece yarısından önce gelmeyi şart koşuyor ve gösteriler saat 1’de başlıyor. Kapıda kulübün ismi yazmıyor; rezervasyonu olmayanlar ise kesinlikle alınmıyor. The Box’ta 10 kişi için 22 bin dolar hesap gelen masalar bile var ve 22 bin dolarlık hesabı ödeyenler masanın 3-4 erkeği oluyor!!! Bana asıl ilginç gelen ise şu: The Box’ın hemen yan sokağında Slipper Room adında başka bir kulüp var. Slipper Room’da şovunu bitirenler giyinip seyircilerin arasından geçerek çıkıyor. The Box’a aynı şovu sergilemeye gidiyor. Slipper Room’da rezervasyona gerek yok, giriş ücreti ise eskiden 5 dolarmış, şimdi 20 dolar. Servis için garson yok, içkiler bardan 8 dolara alınıyor. Buna rağmen müşteriler The Box’a gitmekte ısrar ediyor!

New York kulüplerinde 5 bin ila 20 bin dolar arasında hesap ödeyen gençler çok. Bu grubun küçük bir kısmını New Yorklular ve Fransızlar oluşturuyor. Geri kalanlar Arap, Japon ve Türk ağırlıklı.

The Box’ın ortaklığı olan restoranlardan birisi La Esquina adlı bir Meksika restoranı. La Esquina’ya giriş klasik bir Amerikan büfesinin içindeki gizli bir girişten yapılıyor. Büfenin içindeki bir kapıdan geçip daracık merdivenlerle bodrum kata iniyor ve La Esquina’nın mutfağına giriyorsunuz. Siz yanlış geldiğinizi düşünürken görevliler sizi mutfaktaki başka bir kapıdan restorana alıyor. La Esquina Soho’daki popüler restoranlardan birisi ve yaklaşık 1 ay önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor.