Onları İstanbul'a aşk getirdi

Ne Avrupa, ne Amerika, ne de Afrika onları mutlu etmiş. Onların kalpleri İstanbul'un Boğaz'ı için atmış

Pazar, 30 Mayıs 2010 - 05:00

Onları İstanbul'a aşk getirdi

Röportaj: Merve Özaytekin

Nedense millet olarak yurt dışına pek meraklıyızdır. Her şeyin iyisi onlardadır. Kıyafet söz konusu olsa yabancısı olsun isteriz. ‘Tatil’ deyince yurt dışı daha cazip gelir. Yabancı devletlerin yapılarına, kültürüne, sosyal hayatına hayranlık duyarız. Geçmişten beri onların ‘medeniyet’ anlayışına gıpta ederiz. Ancak Türkiye’de öyle bir insan grubu yaşıyor ki; onlar için İstanbul dünyanın yaşanılacak en güzel şehri!

Ne Avrupa, ne Amerika, ne de Afrika onları mutlu etmiş. Kalpleri İstanbul’un Boğaz’ı için atmış... En eğlenceli anları mezeli sofralarda geçmiş. Bu şehirle bizim anlayamayacağımız bir bağ kurmuşlar.

Amerikalı Scott Wise, Fransız Alain Würsching, Güney Afrikalı Diana Page, Yunan Gallis Galley için o şikayet ettiğimiz yollar, hava kirliliği, düzensizlik var ya, hiç problem olmamamış! İşte bu dört yabancıyı İstanbul’a bağlayan hayat hikayeleri...

Amerikalı ScottWise ve sevgilisi Sedef Senar:

 

 

Öncelikle sizi tanıyalım...

 Scott: Amerika’nın California eyaletinin San Francisco şehrindenim. San Francisco’ya bir saat uzaklıktaki Silikon Vadisi’ndeki Technical Institute adlı okulda Bilgisayar Bölümü’nde okudum. Amerika’da telekomünikasyon sektöründe, call centerlar için olan bir yazılım firması ‘Genesys Telecomunications’ adlı şirkette çalışıyordum. Bu şirket, Fransız Alcatel Lucent’ın bir firması. İş için Amerika, Güney Amerika, Rusya, Japonya gibi 10 yıl içinde birçok ülkeye gittim. En son 2005’te Çek Cumhuriyeti-Prag’da, aynı şirketin Orta Doğu ve Afrika bölgesinden sorumlu oldum. Türkiye de bu bölgelerin içindeydi. İlk ziyaretimi Türkiye’ye yaptım. Ve İstanbul’a aşık oldum. Ve tabii Sedef’e de... Burada olduğum için çok mutluyum.

Sedef: Asıl mesleğim gıda mühendisliği. Ama çalışma hayatıma ilk medyada başladım. Sabah, Hürriyet dergi gruplarında, Milliyet ve Radikal’de Mehmet Yılmaz’ın ekibinde pazarlamadan sorumluydum. Sonrasında ara verdim ve San Francisco’da Berkeley Üniversitesi’nde pazarlama ve reklamcılık üzerine master yaptım. Ardından InterBank, Petrol Ofisi ve ünlü Fransız firması L’Occitane, Anadolu Sağlık Merkezi John Hopkins’in kurumsal iletişimini yönettim. Bu kadar tecrübenin üzerine kendi işimi kurmaya karar verdim. Şimdi iletişim danışmanlığı yapıyorum. Hayatımda yeni atılımlar yaptığım sırada da Scott karşıma çıktı.

Nerede tanıştınız?

Scott: 2007 Mayıs ayıydı. Ayın 10’u! İstanbul ziyaretimde bir arkadaşım beni Reina’da yemeğe davet etmişti. Sedef de oradaydı. Onu görünce “Çok güzel bir kadın” dedim. Ve onu tanıdıkça onunla daha fazla zaman geçirmek istedim.

Sedef: Amerika’da yaşayan Emre adında ressam bir arkadaşım var. O buraya geldiğinde bütün arkadaş çevresini toplar. Reina’daki yemek onun organizasyonuydu. Scott da gelmişti. Onu ilk gördüğümde ‘İşte o, hayatımın erkeği!’ dedim. Tanıştırdıklarında da, elini sıktığımda da aynısını hissettim.

Sonra?

Scott: İşimin bir ayağı burada olduğu için neyse ki olanaklar Sedef’i daha fazla görmemi sağladı. Türkiye’ye daha sık gelip gitmeye başladım. Ama bu bile yetmedi! Hep birbirimizi daha fazla görmek istiyorduk. Yakın zaman önce Türkiye’deki satıştan da sorumlu oldum.

Sedef: O beni hep aradı, kontağı koparmadı. Ben de aynı şekilde hep onu aradım. İstanbul’a daha sık gelmesi beni çok mutlu ediyordu. Ama işinin sorumlulukları çok fazla olduğu için acil durumlarda dünyanın herhangi bir yerine gidebiliyordu. Bense ondan daha rahat bir çalışma temposuna sahiptim. Beni çalıştığı şehir Prag’a davet etti. Başka ülkelerde buluşmaya başladık. Birlikte Güney Kıbrıs’a, Yunanistan’a, Madrid’e gittik. San Francisco’ya da elbette... Aslında yıllar önce orada okumuştum ama Scott’la orada hiç karşılaşmadık, kısmet İstanbul’da tanışmakmış. Scott: Evet seni o zamanlar kaçırmışım, neyse ki şimdi buldum!

 İlk adım kimden geldi?

Sedef: Scott’tan... Aslında ertesi gün ayrılması gerekiyordu. Ama birkaç gün daha kaldı. Eminim onun kafasında da nasıl görüşeceğiz sorusu vardı. Neyse ki olaylar çok daha güzel gelişti, iş bakımından da, aramızdaki ilişki bakımından da her şey gönlüme göre oldu! Scott artık çok sık burada.

Scott’ı İstanbul’a getiren aşk anlaşılan?

Scott: Evet aşk! Aslında iş getirdi, aşk kalmamı sağladı. Ve şimdi her ikisini burada birlikte yaşama şansına sahibim. Türkiye iş anlamında bizim için çok önemli bir pazar. Ayrıca Türkler müşterilerine hizmet sunmak anlamında mükemmel bir anlayışa sahipler ve Genesys de onlara bu konuda yardımcı oluyor.

Birlikte ilk nereye gittiniz?

Sedef: O zamanlar yelken dersi alıyordum. Scott’ı imtihanıma götürdüm. Fakat Scott yanımda diye o kadar heyecanlandım ki, tabii ki sınavı geçemedim. Ancak o gittikten sonra sınavı verebildim.

Scott: (Gülüyor) Evet çok komikti.

Türkçe’yi öğrendiniz mi?

Scott: Sedef’in sabrı sayesinde öğrenmeye başladım. Arkadaşlarımız bana dil bakımından yardımcı oluyor. Türkçe basit bir dil değil. Ama kurallarına uygun öğrenmek için ders alacağım. Çok az Çekçe ve İspanyolca biliyorum. Türkçe öğrenmiş olduğum hiçbir dile benzemiyor. Ama gittikçe alışmaya başladım. Zorluk çektiğim için de başıma türlü türlü komik olay geliyor.

Ne gibi?

Scott: Bazen çevredekiler iyilik yapmak için bana tavsiye veriyor. Ve ben kötü Türkçemle ne yapmak istediğimi anlatamıyorum, sonunda yanlış yönlendirmeler oluyor.

Sedef: Scott şunu anlatmaya çalışıyor. Geçen gün tam trafiğin yoğun olduğu saatte karşıdan Anadolu Yakası’na geçecekti. Ben de ona “Taksiden Beşiktaş’ta in, oradan vapura bin” dedim. Fakat Scott vapur iskelesini bulamayınca birine sormuş. O da otobüse binmesini söylemiş.

İstanbul’da size en çok ne garip geliyor?

Scott: Trafik gerçekten çok yorucu ve herkes için büyük problem. Bu nedenle her işinizi trafiğe göre ayarlamanız gerekiyor. Bunu garipsiyorum. Ayrıca modern hayatla, eski yaşam tarzı hala bir arada. Örneğin lüks arabaların arasından el arabalı eskiciler geçebiliyor. Enteresan geliyor bu bana.

Gelenek göreneklerimizi nasıl buluyorsunuz?

Scott: Bayramlarda uzun zamandır görmediğiniz aile dostlarını görebiliyorsunuz, bu çok güzel bir adet.

Sedef: Aslında gelenekler söz konusu olunca Scott çok iyi bir gözlemci. İzmir’de yaşayan ailemi ziyaret ettiğimizde, büyüklerin elini öpmüştüm. O da aynısını yaptı. Bu beni gerçekten çok etkiledi. Bu bizim için bir gelenek belki ama diğer kültürlerin yadırgayacağı bir durum.

Ya yemekler?

Scott: Yemeği tek bir çeşitle sınırlayamam. Öncelikle Sedef çok güzel yemek yapıyor. Hangi birini sayayım? Börek, dolma, mercimek çorbası gibi pek çok yemeğe bayılıyorum. Bir de tabii ki taze fasulye favorim. Çok fazla muhteşem yemeğiniz var, sayamıyorum. Sadece çok meşhur kebaplarınızdan yiyemiyorum.

Sedef: Evet, çünkü Scott vejetaryen. Hatta balkona organik bitki yetiştirdiğimiz ufak bir bahçe yaptı. Fasulye, patlıcan, marul düşünebileceğiniz her çeşit sebzeyi yetiştiriyoruz burada. Hem bizim için hem de arkadaşlarımızla paylaşacak kadar var. Ve çok doğal.

Türkiye’ye gelmeden önce nasıl bir ülke bekliyordunuz?

Scott: Türkiye hakkında ilk keşfim tabii ki okul yıllarında oldu. Türkiye Avrupa ve Asya arasında gezginler için köprü, en önemli nokta diye öğrenmiştim. Bu topraklarda yaşamış olan imparatorluklar hakkında pek çok şey okumuştum. Birçok kişiden de dinlemiştim. Ama Türkiye’yi ziyaret etmeden nasıl bir yer olduğunu hayal bile edemiyorsun. Buraya gelince ülkenin birçok yerine gittik. Ve şimdi kuzeyi ve doğuyu da keşfetmek istiyorum. O zaman çok daha iyi Türkiye’yi anlayacağım.

Ya din? Bu sizin için önyargı oldu mu? Türkler’i nasıl düşünüyordunuz?

Scott: Müslüman bir ülke olduğunu biliyordum. Ama ben insanları hiçbir zaman dış görünüşüne göre ayırt etmem. Türkler, Almanlar şöyledir diyemem. Tabii her kültürün kendine göre bir bakış açısı var. Bu nedenle hiç kimse için genel bir görüş belirtemem. Tanımam gerekiyor. Ayrıca İstanbul’da birçok yaşam tarzı var. Bazı insanlar daha dindar, bazılarıysa daha liberal görüşe sahip. Herkes birlikte yaşayabiliyor. Sedef: Aslında Scott böyle... Tanıştığım birçok yabancı bana hala deveye mi biniyorsunuz diye bile sordu!

Kıskanç mısınız?

Scott: Evet, bazen kıskanç olabiliyorum. Sedef’in gittiği yere, erkeklerle konuşmasına tabii ki karışmam. Ama benim Sedef’in hayatında olmadığımı sanıp da Sedef’le ilgilenen erkek olursa tabii ki kıskanırım. Ancak Sedef’in davranışları beni rahatsız etmez.

Sedef: Ben de kıskancım ama Scott’la ilişkimiz güven üzerine kurulu. O yüzden sorun yok!

‘Türkçem’den dolayı başıma gelmeyen kalmadı!’

Grek şarkılarıyla eğlendiren Gallis Galley:

1965’te Yunanistan’ın Xanthi şehrinde doğdum. Çocukluğumdan beri müziğe meraklıydım. Konservatuarı Yunanistan’ın başkenti Atina’da okudum, aynı zamanda da çalıştım. Sonra macera yaşamak adına turist gemilerinde 5 yıl para kazandım ve dünyayı gezdim. Türkiye’ye ilk 1988’de gelmiştim fakat kardan kıştan gezememiştim. İstanbul’u çok merak ediyordum.

1992’de İstanbul’a tekrar gelmek kısmet oldu. Dolapdere’de ‘Sadabat’ adlı eğlence yerinde program vardı. Ben de çıkıp Grek şarkılar söyledim. Hoşlarına gitti, “Seni asla bırakmayacağız, burada kalacaksın” dediler. Zaten Türkiye’ye hayran kalmıştım. Dünyayı gezip de burada mutlu olmama ben bile şaşırıyordum. Fakat burada yeni bir hayata başlamaya hazırlıklı değildim. Aileme Türkiye’de yaşayacağımı haber verdiğimde onlar da geldi, böylece buraya alışmam daha kolay oldu. Ailem de Türkiye’yi çok sevdi ve Çamlıca’da ev aldık. Derken sırasıyla Garden 74, Hilton Oteli, Zorba’da çalıştım.

Grek müzik burada tuttu. Beni seyretmeye gelen misafirler zamanla benden Türkçe parçalar da istemeye başladı. Şarkılarıma burada yaşayan Rumlar da çok ilgi gösterdi. Büyüklerimiz Yunanistan Türkiye arasındaki savaşları anlatırdı. Ama artık geçmiş kimsenin aklına gelmiyor. Zaten yemeklerimiz, düşüncelerimiz, espri anlayışımız, kıskançlığımız bile aynı. Türkiye’de kendi ülkemde gibi hissediyorum. Tek zorlandığım alan dil oldu.

Türkçem iyi olmadığı için birçok komik anım var. Bir gün kız arkadaşımla Bağdat Caddesi’nde sarılmış yürürken, eski erkek arkadaşı karışımıza çıktı. Ben bilmiyorum tabii... Bana “Ben gavat mıyım?” dedi. Ben de ona dönüp “Ben sana ‘kravat’ demedim ki...” dedim. Kız arkadaşım da bana dönüp “O gavat diyor, kravat değil” dedi ve ikisi birden gülmeye başladı. “Ne oldu, şaka mı yapıyorsunuz?” dedim. Kız arkadaşım ne olduğunu anlatınca ben de tabii çok güldüm. Bunun gibi başıma birçok komik olay geldi, ama şimdi Türkçe’yle ilgili hiç problemim yok.

Türkiye’de en sevdiğim yer Bodrum ve İstanbul. Şimdi Nişantaşı’ndaki Lipsi’de çalışıyor, geri kalan zamanımı da evde arkadaşlarımla geçiriyorum. Evim de zaten ‘Gallis’in Mini Tavernası’ gibi oldu... Sevdiklerim geliyor, onları evimde de eğlendiriyorum. İstanbul’da çok mutluyum. Hatta bugün Yunanistan mı Türkiye mi diye sorsanız, hiç düşünmeden “Türkiye ağır basıyor” derim.

Tablolarıyla İstanbul’u anlatıyor!

4 yıldır İstanbul’da yaşayan Güney Afrikalı Diana Page:

 

Aslen Güney Afrika’nın Durban kentindenim. Hayatım boyunca yaratıcılığım ön plandaydı. Okul yıllarında tiyatro, edebiyat tutkumdu. Babam psikolog, annemse ressamdı. Meraklı olmam babama, sanatçı yönümse anneme çekmiş. Hatta onun sayesinde sanat camiasına girdim. Üniversitede de sanat okumak istedim. İlk sene hem güzel sanatlara hem de sahne sanatlarına girdim. Kısa süre sonra boş tuvale içimden geleni çizmek bana daha cazip geldi. Üniversite yıllarında eşimle tanıştık ve evlendik.

Güney Afrika’nın Cape Town şehrinde yaşamaya başladık. Ama hayalimizde hep başka bir ülkede yaşamak vardı. Eşimin edebiyat öğretmeni benimse ressam olmam bizim, dünyanın her yerinde rahatça çalışabilmemiz anlamına geliyordu. Zaten ressam olarak alanım ‘şehirler’. O güne kadar New York’un ve Cape Town’ın resmini yaptım. Üniversitede sanat tarihi dersi alırken İstanbul, özellikle de Ayasofya beni çok etkilemişti. 2006’da eşimle yeni bir ülkede yaşamaya karar verince aklıma fotoğraflarını görünce bile etkilendiğim İstanbul geldi.

O yıllarda oğlumuz Tem’in de okula gitme yaşı gelmişti. Ve toparlanıp İstanbul’a yerleştik, yepyeni bir hayata sayfa açtık. İnsanlarla anlaşabilmek, kısa sürede şehre adapte olmak için hemen Türkçe öğrenmeye başladım. Sabah erken saatlerde uyanıp şehri geziyor, kültürünüzü anlamaya çalışıyor, yeni insanlarla tanışıyordum. Hatta en yakın arkadaşım Işın’la (Önol) minibüste tanıştık, düşünün! Meğer o da küratörmüş ve evlerimiz çok yakınmış. Tabii Işın benim Türkçemi ilerletmeme çok yardımcı oldu, aynı zamanda beni Türk ressamlarla tanıştırdı.

Gün geçtikçe İstanbul’a daha da bağlandım. Özellikle Boğaz ve Boğaz’dan geçen gemiler bana ilham veriyor. ‘Gemiler ve Rüyalar’ adlı tablolarım böyle çıktı. Artık ailece İstanbul’a alıştık ve hiçbir şeyi yadırgamıyoruz. Aslında baştan beri de bizi zorlayan hiçbir şey olmadı! Kendimi İstanbul’da dünyanın merkezinde hissediyorum. Öyle ki, şehrin eski bir ruhu olsa da, içi modern, genç ve iyi kalpli. Bu da bana heyecan veriyor. Türkiye gezmek için olanaklarla dolu harika bir ülke. Doğu’ya da Güney’e de hayranım. M acera ‘aşkı’ için buraya yerleştik diyebilirim. Amacımız dünyayı gezmekti ama şimdi İstanbul’a olan aşkımızdan başka bir yere gidemiyoruz!

‘Memleket hasretimi Fransızca bilen Türklerle gideriyorum’

Topaz restoranın ünlü sommelier’si Fransız AlainWürsching:

 

Fransa’nın Kuzeybatısı’ndaki Champagne bölgesinde doğdum. Fransa’nın iyi şarapları orada çıkar. Küçük yaşlarda büyükannem ve büyükbabamın köyüne gider, üzüm toplar, şarap yapımında onlara yardımcı olurdum. Annem suyumun içine bile şarap damlatırdı. Champagne-Troyes kentinde çeşitli restoranlarda çalışmaya başladım. Fransızların şarapla olan ilişkisini bilirsiniz, restoranlarda her öğünde tüketilir. Şaraba olan ilgim cep harçlığımı çıkarmak için çalıştığım bu yerlerde iyice arttı. Şarabı her yönüyle öğrenmek istedim.

Fransa’nın restoranlarında şarap uzmanı olarak çalışan ‘sommelier’ mesleği benim için en iyisi olacaktı. Böylece Fransa’nın Drome Provençale bölgesinde bulunan ünlü bir şarap üniversitesinde eğitim aldım. Ardından birçok ülke gezdim. İngiltere, Bermuda ve Afrika’nın çeşitli bölgelerinde çalıştım. Ülkem Fransa’ya döndüğümde Michelin yıldızlı restoran Les Freres Pourcels’de çalışıyordum. Onlar da Şangay’da bir restoran açmak istiyorlardı. Fakat Çin’e gitmek için birçok prosedür beni zorladı. Bir internet sitesinde ‘Büyük uluslararası bir restoran İstanbul’da şef-sommelier arıyor’ diye bir ilan gördüm. Hemen mail attım ve böylece Paris’te, İstanbul- Sunset’in sahibi Barış Tanrısever’le buluştuk. 50 yaşında her şeyimi bırakıp Türkiye’ye yerleştim, yeni hayatıma Sunset’te çalışarak başladım.

Türkiye’yi tanımadan, burayı Arap ülkelerinden biri gibi zannediyordum. Bir gün Sunset’te Barış’ın aile dostu olan bugünkü eşimle tanıştım. Tek kelime Türkçe bilmiyordum. Eşimle ancak İngilizce anlaşabiliyorduk. 3 yıl içinde de evlenmeye karar verdik. Aramızda dil de, din de problem olmadı. Hatta eşim “Katolik kilisesinde evlenebiliriz” dedi. Fakat Katolik geleneklerine göre bir Katolik ile bir Müslüman kilisede evlenemiyormuş. Bizim de nikahımız her Türk gibi belediyede kıyıldı. Şimdi 3 yaşında Max Ayberk adında bir oğlumuz var.

Ne yazık ki hala Türkçe’yi çok iyi öğrenemedim. Hafta sonları eşim Fransızca bense Türkçe ders alıyorum. Türkiye’de o kadar rahat ettim ki artık hiçbir ülkeyi aramıyorum. Evim, ailem burası. Dil problemini de çözersem daha rahat edeceğim. Şimdi Topaz’da çalışıyorum. Neyse ki, Fransız okullarında okuyan Türkler restorana gelince onlarla memleket hasretimi gideriyorum.

 

 

7