Operada bir taşralı

Diyarbakır'dan okumaya gelen Aydın Kılıçcı, arkadaşlarının alaycı tavrı üzerine “İstanbul'un hakkından gelmeye” karar verir ve işe operadan başlar, ama başına neler gelmedi ki…

Operada bir taşralı

Bir kuşak var ki; işsizlikten, yoksulluktan değil, eğitimsizlikten göç ediyor. Köklü, varsıl bir aileden geliyorlar, ama yaşadıkları yerin olanakları onların ufkunu karşılamıyor; okumak ve değişmek için İstanbul’a geliyorlar.

Diyarbakır’ın köklü Kılıçcı ailesinin büyük oğlu, mimar Aydın Kılıçcı da bu ikinci gruptan. Kendinden 20 yaş küçük erkek kardeşi İstanbul’a okumaya gelirken, babası, “oğlan İstanbul’da yalnızlık çekmesin” diye evi ailecek İstanbul’a getiriyor.

Şimdi onu bunu bırakın da, üniversiteli Aydın’ın İstanbul ile değişmesine ya da “büyük kent” yaşamına uyum sağlama çabalarına bakın:

“Çocukluğumu hatırlıyorum. İstanbul’a büyük bir ürkeklikle gelmiştik. Paramızın kısıtlı, dilimizin, yani şivemizin biraz değişik olması nedeniyle üniversitede alay konusu olurdum. Ben o zaman Vatan gazetesi okurdum; okula da götürürdüm. Teneffüste o gazete sıranın gözünden aşırılırdı. “Nerde Vatanim, Vatanimi verin, diye gazeteyi arardım.(ı)ları (i) şeklinde söylemem alay konusu olurdu.

Bunun gibi, şivem nedeniyle bir iki alay konusu olunca; ‘Ulan Aydın, dedim, kendini bir İstanbullu gibi yetiştireceksin. İstanbullu kadar İstanbul’u bileceksin’. Derken efendim, Tepebaşı’nda operaya gittim. Bilet alırken gişedeki hanım:”Size arkalardan vereyim’ dedi. ‘Niye efendim, dedim, bana önden yer verin.”

Operada gülme krizi

“Ben operayı hâlen bir temsil mahiyetinde sanıyorum. ‘Peki öyleyse, dedi, madem öyle istiyorsunuz, önden yer vereyim size’ dedi. En önden bir yer aldım. Tek başıma en ön sıradayım, yanlarımda hiç kimse yok, beş-altı sıra arkamda millet dolu.

Opera başladı. Yanımda kimse yok, tek başıma kaldım. Operada bildiğimiz aryalar söylenirken, beni bir gülme tuttu. Başladım sağım solumu çimdiklemeye. Ya rabbim! Neydi bu başıma gelen! Hani, İstanbul’u öğreneceğim dedin, ama ne işin var senin buralarda. Kapılar da kapalı, sıvışıp gitmek de mümkün değil.

Üstelik en önde oturuyorum. Meselâ sanatçı, ‘Geliyorum’ diyecek; “Geeeeee…” diye uzattıkça uzatıyor…. Beni bir gülme siniri tuttu. Ama Hocam, yemin ederim size: ‘Ben, dedim bu İstanbul’un hakkından geleceğim! Arkasından, o operaya nasıl gidilir, nerede oturulurundan tutun, en azından, operayı tam bilmesem bile, sıkılmayacak dereceye getirdim kendimi.” Esrarcı raconu Operayla bitmiyor Aydın Kılıçcı’nın İstanbul’da kendine çizdiği yaşam haritası.

“Meselâ derler ki, ‘Paris’in sokakları bir kültürdür! Bana göre, İstanbul’un sokakları da bir kültürdür, derdim ve Beyoğlu’nun arka sokaklarını dolaşırdım, merakla.

Sigara içiyordum o zaman, gençtik. Arka sokakların birinde sigara içen birilerine rastladım. Yanlarına oturdum, muhabbet ediyorum; hani kültür alacağım ya... Gecenin bilmem saat kaçında. Çıkardım sigaramı; çakmak, kibrit yok. ‘Verir misin’ dedim birine. Adamlar beni vuracaklardı, üzerime hücum ettiler. Meğer, esrar çekenden sigarasını istemek, ateşini istemek büyük hakaretmiş. Vermezlermiş. Bunu da öğrendik.”

“Eh, ben de şimdi sizden öğrendim, hem de dayak yemeden!”

İstanbul trafiğinde bir Malatyalı

Anadolu’dan İstanbul’a gelenlerin, buradaki ilk günlerinde yaşadıkları olaylara ilişkin ilginç anıları oluyor. Bunlardan birini Malatya Eğitim Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Şaban Taçyıldız aktarıyor: “Bizim Malatya’da düğünlerde, gelin arabası önde gider, arkasında da akrabaların eşin dostun arabaları peş peşe giderdi. Bir yere ziyarete gidilirken uzun konvoy meydana gelirdi. Malatya’dan gelen iki kişi, Beşiktaş’ta kavşakta duruyorlar. Bir gelin arabası geçiyor. Arkasından bütün trafik devam ediyor. Arkası kesilmiyor arabaların. Bizim Malatyalı arkadaşına: “Yahu, diyor, bu maşallah ne kadar zenginmiş, gelin arabaları ne kadar çok!”

Köyler arasında bile farklı kültür var

Kemaliyeli Ünal çifti, ayrı köylerden oluşlarının, ailede birbirini tamamlayan zenginlik sağladığını söylüyor.

Erzincan’ın Kemaliye ilçesinin Tuğlu Köyü’nden Kadriye ile Salihli Köyü’nden Serdar, İstanbul’da tanışıp evleniyorlar. Serdar Ünal, eşiyle ayrı köylerden oluşlarının aile içinde birbirlerini tamamlayan bir zenginlik olduğunu belirtiyor:

“Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, eğlence tarzımız birbirimizden farklı. Bu nedenle kültür zenginliği içinde birbirimizi tamamlıyor, çok iyi diyalog kuruyor ve anlaşıyoruz. Eşim zaten folklorcu, ben de öyleyim. İkimiz de hemşehri derneğine üyeyiz. Zaten dernekten evlendik, öyle diyeyim. İkimiz de dernek çalışmalarını, folklor araştırmalarını sürdürüyoruz.”

Aslında bir iktisatçı olan Serdar Ünal, demir ticaretiyle uğraşını, şimdilerde “rölantiye” almış, zamanının büyük bölümünü hemşehriler derneğinde ve folklor çalışmalarıyla geçiriyor. Kemaliye’nin eski adının Eğin olduğunu anımsatan Serdar Bey, bu nedenle Kemaliye’de kültür çeşitliliğini vurguluyor. Köyler arasında bile farklı kültürlerin yaşandığını söylüyor.

Köy sofrası

Ünal ailesi köyleri Salihli’nin özgün yemeklerinden oluşan bir sofrayı da bize tanıttı. Röportaji fotoğraflayan arkadaşımız Muzaffer ile birlikte lezzetine hayran kaldığımız bu yemeklerden kısaca söz etmeliyiz.

Eğin tarhanası: Nohut, döğme buğday ve yoğurtla kazanda pişiriliyor. Sinilere (büyük tepsi) dökülüp güneşte kurutuluyor. Pişirilirken içine bütün nohut ve acılı baharat ekleniyor.

Salihli sarması: Eğin’in üzüm yaprakları sıcak suda haşlandıktan sonra elle sıkılarak küplere basılıp saklanırdı. Şimdi poşetlere konulup buz dolaplarının(deepfreez mi diyorlar ne?) soğutucusunda saklanıyor. İşte değişim ya da açılım bu! Gelelim içeriğine; tereyağı, pirinç veya bulgur, kıyma, maydanoz, nane, dereotu, reyhan, karabiber, kimyon.

Eğin kızartması: Bunu İstanbul’da yapabilmeniz için, Eğinli bir kasap bulmanız gerek. “Eğin kızartması istiyorum” diyeceksiniz. Şimdiki kasapların bilip bilmediğini mi soruyorsunuz? İşte yanıtı: “Bunu bilmeyen Eğinli kasap kasaplık yapmaz zaten!” Et parçalarını yoğurt, salça, baharat karışımıyla terbiye ediyorsunuz. Bir saat beklettikten sonra tencerede tereyağı ile hiç su koymadan çevire çevire kızartıyorsunuz. Tencerenin üstünü kapatıp yavaş ateşte, bir saate yakın pişirmeye bırakıyorsunuz.

Eğin helvası: Yarım kilo un, 250 gram tereyağını kısık ateşte(inanmazsınız) 2,5-3 saat kavuruyorsunuz. Eğer sabrederseniz, iki bardak toz şekeri bir bardak sütle karıştırıp tencereye döküyorsunuz ve üzerini kapatıyorsunuz. İki saat bile sabrederseniz, helvanın yanık karası değil, sütlü kahverengi olduğunu görürsünüz.

Afiyet olsun.

Elinize sağlık Kadriye Hanım.

İşçi olarak girdiği fabrikayı aldı

Nizipli Ali Ağır, çalıştığı fabrikadan önce para vermeden yüzde 25 hisse aldı, sonra yüzde 50; daha sonra tamamını. Şimdi 3 sektörde patronluk yapıyor.

İstanbul’daki Türkiye, bir fırsatlar alemi… Kafanı kullanırsan, “girişimci ruhu” denilen şey sende varsa, şansın da yaver giderse köşeyi dönüyorsun.

Bir başka gözle madalyonun öbür yüzüne bakarsak, meşhur aforizmayı şöyle uyarlayabiliriz: İstanbul kadın gibidir, insanı vezir de eder, rezil de…

Fazla gevezelik etmeden soruyu soralım: İstanbul’a tamtakır gelip, bir atölyeye zar zor işçi olarak girdikten sonra, o işyerinin sahibi olunur mu? Niye olunmasın? İşte öyküsü…

Gaziantep’in Nizip ilçesinden Ali Ağır anlatıyor:

“Ağabeyimin düğünü için 1979’da İstanbul’a geldim. Nizip’te bir tekstil fabrikasında işçilik yapıyordum. Buraya gelince bir çorap fabrikasında işçiliğe başladım. Sonra askere gittik, 83’te askerden geldik. Bu sefer çorap boyama atölyesinde devam ettik. Doksan yılından sonra da….yok, 1988’den sonra o işletmeyi kendim aldım ben.”

“Anlamadım, nasıl oldu yani?”

Para yok, ama…

Bu safoş soruya bıyık altından gülümseyerek, bizim bile anlayacağımız şekilde açıklık getiriyor:

“Çorap boyahanesini ben aldım. Yani işçiyken oranın patronu oldum.”

“Nasıl oldu bu?”

“Patron Kayserili’ydi.”

Allah Allah! Kayserili patronlar, fabrikalarını işçilere mi veriyor? Bunun yolunu anlayabilmek için: “Eee…?” dedik.

Ali Ağır, ağır ağır anlattı:

“İşçiyken yüzde 25 hisse aldım.”

“Herkes böyle hisse alıyor muydu? Sen uyanıksın yani. Sende para da var.”

“Yok, para yok. Ben şeyim yani. Hizmetlerime karşı yüzde 25 aldım. Daha sonra biriktirdiğim parayla yüzde ellisini aldım. Yüzde ellisinden sonra yüzde yüzüne…”

Çiller krizi

“Haaa! Anladım.”

“Bu sektörü 94’te bıraktık, şeye geçtik.”

“Niye? Nereye?”

“Tansu Çiller krizinde…”

“Tansu Çiller krizi ha?”

“Evet. Tansu Çiller krizinde, bu işi bıraktım. Susuzluk vardı o zaman. Kalktım bir arsa aldım. Şirinevler’den, Soğanlı mahallesinden. Oraya sondaj kuyu açtım. Ordan çıkarttığımız suyu Altınyıldız’a, muhtelif iş yerlerine satışına başladık, 2000 yılına kadar; 2000’den bu yana da tekstile geçtik.”

“Çorap mı gene?”

“Çoraptı, bu sefer kumaş imalatına geçtik.”

“Su işini kapattın mı?”

“Su işi devam ediyor, tekstil de devam ediyor.”

“Su ne suyu, içme suyu mu?”

“Sanayi suyu tankerlerim var.”

“Kaç tane?”

“Valla şu anda iki tanker kaldı, 16 tankerden ikiye düştük.”

Son kriz bitirdi

Yerin kulağı var, söylenmez ki; bu da Tayyip krizi olmalı.

“Krizden mi?” diyoruz ancak.

“Hem kriz var, hem de çıkış yaptık. Yani şey değil. İki bin yılından beri örmeyle uğraşıyoruz, penye kumaş yapıyoruz. Bir yıldır da inşaatla uğraşıyoruz.”

“Üçüncü iş oluyor bu. Bundan sonra niyetlendiğin başka bir sektör var mı?”

“Hayır, bundan sonra bu ülkede sanayicilik yapmayacağız.”

“Niye?”

Gülüyor:

“Tefecilik yapacağız. Bu ülkede sanayicilik yapılmaz.”

“Yooo! İnsan çalıştırmayacaksın, insanla uğraşmayacaksın yani.”

“Kaç kişi çalışıyor sende?”

“Şu anda, üçünde 30-35 kişi var.”

Biraz durakladıktan sonra devam ediyor:

“Yani adam çalıştır, sen şunu şunu yap, olmuyor. Devletten bir fayda yok, daha çok zarar var.”

“Tefecilik nasıl yapacaksın?”

“Yani diyorum, al sat yapacaksın, resmî bir şey yapacaksın.”

Devleti savunmak da bize kaldı sanki:

“Ama bak, sen bayağı girişimcisin yani, kafa çalışıyor, kaç tane iş yapmışsın.”

“Yaptık, ama ne yaptık? Bütün devlete çalıştık. Batak verdik. Yüz milyara araba aldık, kalktık Mercedes’ten kamyonlar aldık, 35 milyara satıyoruz şimdi. Yalan mı? İnsanları bitirdi.”

Biz bir başarı öyküsü diye keyifle konuya girmiştik, ama baksanıza, Ali Ağır’ın keyfi yerinde değil. Bize sorarsanız, yine de başarılı bir iş adamı sayılır. Nizipli Ali Ağır. Aynı zamanda Güngören’deki Nizipliler Derneği’nin Başkanı.

HAZIRLAYAN: NAİL GÜRELİ

nail.gureli@milliyet.com.tr

5