Öpücük ve siyaset

Öpücük ve siyaset

ABD’de yapılan G-20 zirvesinden epeyce ‘televolelik malzeme’ çıkmış. Yok efendim Barack Obama, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin eşi ‘eski manken’ (ille vurgulanacak) Carla Bruni’yi tam dört kez öpmüş.

Hem de öperken ‘Seni fazla görme şansım olmayacak’ demiş. Denilen o ki, Obama’nın eşi Michelle bu duruma pek bir bozulmuş ve eşine sert bakışlar fırlatmış. İtalya Cumhurbaşkanı Berlusconi zirveye teşrif ettiğinde ise -sözüm ona- bozulma sırası Barack Obama’ya gelmiş.

Aşk skandalları yüzünden adı kötüye çıkan Berlusconi’nin Michelle Obama’ya iltifatlar yağdırması üzerine, Barack Obama’nın kaşları çatılmış... İngiltere Başbakanı Gordon Brown’un Michelle Obama’yı uzun uzun öptüğü ise gözlerden kaçmamış. Ne oluyor yahu?

Kıtalararası öpücükler, çapkın başbakanlar, kızgın kızgın bakan eşler, aşk skandalları vs. Clinton’dan sonra dünya siyasetinin çivisi çıktı galiba(!). Hani G-20 zirvesiyle değil de, ünlülerin aşk hayatıyla ilgili bir şeyler yakalamışız gibi ilgileniyoruz dünya siyasetiyle. G-20 zirvesi böyle ‘eğlencelik’, ‘çerez’ bir konu da değildir ama, demek ki her şey gibi siyaset de almış payına düşeni ‘magazinselleşme dünyası’nda...

KAVGANIN FATURASI HEP KADINLARA ÇIKARILIYOR

Hepimiz pek bir meraklıyız ünlü çiftlerin kavga, ayrılma, boşanma haberlerini okumaya. En son, Çağla Şıkel ile Emre Altuğ’un sık sık kavga ettikleri şeklindeki bir haber ilişti gözüme. Habere ‘bilimsellik katma kaygısı’(!) güdülmüş olsa gerek, çiftin bu kadar sık kavga etmesi bir güzel bağlanmış mı Çağla Şıkel’in ‘hamilelik hüznü’ne. Neymiş? Hamilelikte hormonal değişiklikler olurmuş, bu da psikolojik sorunlara sebep olurmuş. Bu duruma ‘hamilelik hüznü’ denirmiş.

Çağla Şıkel’in, eşi Emre Altuğ’un başrolünü oynadığı filmin galası da dahil pek çok davete katılmaması, hep bu hamilelik hüznü yüzündenmiş habere göre. Tamam, kadınları anlamaya çalışmak güzel bir çaba. Hamilelik hüznü, loğusa depresyonu gibi zor dönemleri oluyor kadınların ama, yanlış giden her şeyi kadında arama durumu da yok mu burada?

Hamilelik sadece kadınlarla ilgili bir mesele değil. Erkek bu süreçte hiç mi değişmiyor sanki? Baba olmaya hazırlanmak, yeni sorumluluklar alacak olmak, belki artık kendini genç hissetmiyor olmak, sevginin paylaşılmasına katlanmak durumunda kalmak gibi pek çok farklı duygu var bu süreçte; ama biz ille de kadınlara bağlayacağız ya meseleyi, ‘Yedi aylık hamile Çağla delirdi’ gibi bir alt metin var bu haberde de. Oysa yanlış giden her şey kadınların ‘özel durumu’ndan kaynaklanmaz her zaman. Tıpkı aşk gibi, kavga da iki kişilik değil midir neticede?

 KENDİ KENDİMİZE YARATTIĞIMIZ SINIRLAR

Tam da bu cümle yakaladı beni ‘Kendi kendimize yarattığımız sınırları fark etmeye ve birliği kavramaya davet var!’ Farkında olmadan kendi sınırlarımızı yaratıyoruz hepimiz. Kendi yaptığımız seçimlere, yaşadığımız ilişkilere dürüstçe bakmaya korkuyoruz. Ve hep ‘öteki’ni suçluyoruz mutsuzluğumuzdan dolayı.

Eşimizi, çocuklarımızı, anne babamızı, iş arkadaşlarımızı vb. Böyle böyle, etrafımıza bir örümcek ağı örüyoruz, kendi ağımızı. Oysa iyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın ötesine geçebilir, ayrılığın içindeki birliği kavrayabilir, kendimize çizdiğimiz sınırları fark edebilir ve geçmişte çözemediğimiz sorunların üstesinden gelebiliriz. Bunun için elbetteki çeşit çeşit yöntem var. Yöntemlerden biri ise ‘Gestalt Yaklaşımı’.

Uzman psikologlar, Gestalt yöntemini, Anadolu bilgeliğinin etkilerini ve Mevlana öğretilerini de yakalayabileceğimiz şekilde bize anlatıyor, bir nevi yaşamsal koçluk yapıyorlar.

Gestalt Yaklaşımı ile ‘birliği kavrama yolculuğu’ yedi oturumdan oluşuyor. 24 Ekim’de başlayacak olan oturumlara katılmak isteyenler Persona Life Sağlıklı Yaşam ve Psikolojik Danışmanlık ile irtibata geçip kendi yolculuklarına çıkmak üzere bilgi alabilirler.

BAZEN ' DİRETMEMEK' DE BİR AÇILIMDIR

Kürt açılımı konusunda zurnanın zart dediği bir yer var. O da şüphesiz ki Abdullah Öcalan meselesi ve PKK. Bu iki konu üzerinde direttikçe çözüm beklemek nafile.

Bir taraf için ‘bebek katili’, diğer taraf için ‘Sayın’ olan bir isimde ‘kilitlenilir’ ancak, ‘açılınmaz’. Bir tarafın nefret ettiğini, diğer taraf yüceltip durursa, DTP Milletvekili Sabahat Tuncel gibi ‘Siz, sayın Öcalan’ı ve PKK’yı bu sürece dahil etmeden gerçek barışı sağlayamazsınız. Biz açıkça diyoruz ki bu sorunun muhatabı PKK’dır ve Abdullah Öcalan’dır’ şeklinde konuşulursa, çözüm konusundaki umutlar boşa gider. Hem ‘Siz’ diye konuşmak da ne demek? Var mı öyle ‘ikinci çoğul şahıs’ kullanarak, ‘Barışı sağlayamazsınız’ diye konuşmak!

Barışı sağlamak tek bir tarafın sorumluluğu mu? DTP, oylarını aldığı insanlara karşı, oturduğu Meclis’te bir borçluluk hissetmiyor mu? Nasıl oluyor da hem meselenin bu kadar içinde olup hem de kendilerini barışı sağlama çabalarının dışına koymayı beceriyorlar?

Hem barış süreci ‘siz’le başlayan cümlelerden değil, ‘biz’le başlayan cümlelerden doğar. DTP, ‘siz’ diye konuşmayı sürdürdükçe ve muhatabın Öcalan olduğunda direttikçe, çözümün değil ama sorunun bir parçası olmaya devam eder.

HAFTANIN NOTLARI

Bağımsız Eğitimciler Sendikası’nın, velilerin eğitimöğretim konusundaki görüşlerini belirlemek için yaptırdığı anketin sonucuna göre, velilerin yüzde 46.9’u Türk eğitim sisteminin ‘ezbere dayalı’ olmasından şikayet ediyormuş. (Sadece veliler mi! Öğretmenler; öğrenciler; hükümetler; bakanlar; bürokratlar, kısaca eğitim sisteminin içinde bulunan kişilerin büyük çoğunluğu karşı ‘ezbere eğitim’e. Dilimize pelesenk olmuş artık, ezbere karşı olmak bir klişe! Peki ne yapılıyor bu konuda? Hiç. Hepimiz karşıyız, ama o kadar işte!)

* Türkiye’de erişim engelli internet sitesi sayısı 6 bini geçmiş. Sadece son dört ayda Türkiye’den erişimi engellenen web sitesi sayısı 3 bine yakınmış.

Erişime kapama kararlarının bir kısmında mahkeme kararları bulunurken, çoğunluk sadece Telekomünikasyon Kurumu’nun ve savcılıkların ‘tedbir’ kararı sonucu gerçekleşmiş. (Yani sitelerin çoğu, vatandaşın şikayeti üzerine, herhangi bir mahkeme kararı dahi olmaksızın kapatılmış. İyi de bu uygulamalar ne kadar meşru? Hukukun tek kaynağı yasalar, içtihatlar veya yetki sahibi kurumlar mıdır? Meşruiyet diye bir kavram yok mudur?

Her birimiz -Başbakan da dahil- bu sitelerden bazılarını kullanıyor, yasağı by-pass ediyor ve bunu yaptığını da itiraf ediyorsa, Türk insanının internetle imtihanı zor geçeceğe benziyor. Şu da var ki, internete bu kadar yasakçı yaklaşan ülkeler listesi de pek parlak bir liste değil, içinde olmak gurur verici olmuyor.)

 

 

 Selcen Doğan Ağakay-POSTA

2