Mert Ali Başarır

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Org. Başbuğ, Başbakan'a söylüyor: 'Son e-maili atarken ben, Laguna'mla gidiyorum'

Pazartesi, 30 Ağustos 2010 - 01:00

26. Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, görevini Org. Işık Koşaner’e devretti.  İlker Paşa’nın iki yılı, neredeyse ‘ful gergin’ geçti. Giderayak, YAŞ toplantılarında, yerine Org. Hasan Iğsız’ın geçmesini hükümetin istememesi, Org. Atila Işık’ın da emekliliğini tercih etmesi gibi manevralarla uğraşıyordu. Emekli ve muvazzaf komutanların ‘Ergenekon’a çarpmaları’, ‘ıslak imza’, ‘nemli üniforma’, ‘ütüsüz sancak’, ‘planör asker’ gibi kurumsal soruşturmalarla karşılaşıyordu.

 
Kozmonotlar
 
Medya karşısına geçip, atılmış el bombalı, patlamış lav silahlı açıklamalar yapma zorunluluğu hissediyordu. Ergenekon’un ekskavatör timine karşı, TSK envanterine kayıtlı silahların, özel stok numaralarıyla, kurumunu savunmaya geçiyordu. ‘Kozmik Oda’ya, ‘kozmonotların’ girmesini, uzaktan izliyordu. Sadece dağdakilerle değil, şehirdekilerle de cebelleşiyordu. Şiddet tavan yapıyor, terör bunaltıyordu. Olağanüstü halin söz konusu olduğunu düşünmediğini söylüyor, ahalinin ‘geri mi geldi?’ diye 22 Haziran 1919 tarihli ‘Amasya Tamimi’ ile karıştırdığı ‘EMASYA’nın kaldırılması yönünde, İçişleri Bakanlığı ile paralel düşünüyordu.
 
Dağdakiler ve La Fontaine
 
Basında, kimi ‘maksadını aşan’ eleştiri ve suçlamalara da muhatap oluyordu. Bazen kendi de teamül dışına taşıyordu. Devlet, dağdakileri ‘La Fontaine’ misali yere indirmeye çalışırken, İlker Paşa, bir BDP Milletvekiline Ya ayrıl milletvekilliğinden, dağa mı gidiyorsun, nereye gideceksen git” şeklinde ‘rövanşist’ bir tavır alıyordu. ‘İrtica İle Mücadele Eylem Planı’nı, sızdıranın polis olduğunu söyleyerek, devletin bir başka ‘hassas kurumunu’ işaret ediyordu. PKK eylemlerine duyarsız kaldığı söylenen bazı komutanlar iddialarına da, “Öyle şeyleri düşünenlerin ben Türk kanı taşıdığını düşünmüyorum” karşılığını vererek ‘DNA milliyetçiliğini’ kaşıyordu.
 
Asker de akademik bilgi sahibi
Org. İlker Başbuğ, 2009’da Harp Akademileri’ndeki konuşmasını, anti-Marksist, Fransız sosyolog Raymond Aron, Alman siyaset sosyologu Max Weber, Fransız düşünür Montesquieu, ABD'li siyaset bilimci Samuel Huntington, siyaset bilimi profesörü Morris Janowitz, Bush yönetiminin dış politika yönlendiricilerinden Prof. Dr. Eliot Cohen ve
uluslararası ilişkiler uzmanı Chaim Kaufmann üzerine temellendiriyordu. Böylece a
kademik çevrelerin ve sivil kalem erbaplarının bildiklerinden, askerlerin de haberdar olduğu vurgulaması yaparak, Genelkurmay çıkışlarının ‘vesayeti koruma amacı’ taşımadığını, kulağı dolambaçlı göstererek dillendiriyordu. Siyasetten hepten uzak durmasının beklendiği askerden, salt demokratik de olsa, siyasallaşma sürecini içine sindirip, anlamasını beklemek şimdilik paradokstan başka birşey değil.
 
 
‘Salon generali’
Netice itibariyle ‘peygamber ocağı’ diye vasıflandırılan kurumuna bağlı, verilen öğretisine sahip çıkan, askeri disiplin çerçevesinde, emir komuta zinciri içinde sebatla zirveye tırmanmış, Batı donanımlı, zeki bir asker portresi çiziyordu. Savaş yüzü görmediğinden, bazı kurmay ve general arkadaşlarım ona ‘salon generali’ yakıştırması yapmış olsalar da, 50 yıl, üzerindeki üniformayı, heyecanla taşımış bir askerdi. Fikret Bila Usta’ya “Kendimi teğmen gibi hissediyorum” diyecek kadar da ‘sil baştan’a ‘hazır kıtaydı.’ Asker gibi düşünmesi doğaldı. Zaten “Doğru olduğuna inandığım şeyleri yaparak, görevimi teslim ediyorum” diyordu. Veda konuşmasını, “Askerlerin olaylara bakış açısı farklıdır. Siviller denize baktığında maviyi, askerler ise derinliği görür” şeklinde sürdürürken ‘vurgun zayiatını’ göze alan kararlılığını,kendi bakış açısından, kışlanın ‘yıldız farkını’, ‘son içtimada’ ‘sivillere’ hatırlatmaktan, kendini alıkoyamıyordu. Eşi ve çocuklarına 50 yıllık dönemindeki katkılarından dolayı teşekkür ederken ağlaması da, İlker Paşa’nın ‘sivil hayata’ çoktan alıştığının(!) bir göstergesiydi.  
Yok, cephane, toprak altı
İlker Paşa’nın da ardından artık demediklerini bırakmazlar. Ne demişler: “Giden ağam, gelen paşam.”
İlker Paşa’yı uğurlarken, sözü yine sevgili Sacit Aslan’abırakıyorum:
Sacit Aslan: Sevgili dostlar, müziği Yıldırım Gürses’e ait ‘Son Mektup’ adlı ‘Sabâ-bûselik’ eseri, emekli Org. İlker Başbuğ, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a hitaben seslendiriyor: ‘rahaaaat’, ‘hazır ooolll’, ‘rahaaat’:
Anla artık, anla beni
Unut bütün geçenleri
Takma artık, takma beni
Geçmişteki "brifleri"
 
Düşsün rütbem, bütün forsum
Bunu senden bekliyordum
’e-mektubu’ yazarken ben, ‘Hayır-haber’ diliyorum
 
Biliyorum ayıracak, bu son ‘Şûra’ ikimizi
Bu ‘e-mail’ koparacak, iki yıl süren çelişkimizi
 
Yok cephane, toprak altı
Medya desen, bizi sattı
Son ‘e-postayı’ atarken ben, sözüm bitti, 'kime battı?'
 
Sevinsen de artık yeri
Gelmez giden, ‘paşa’ geri
 
Gitsin sağdıç, bitsin andıç
Bunu içten diliyorum
Hoca izin verirse ben, ‘Saadet’i bekliyorum
 
Biliyorum ayıracak, bu son ‘devir’ ikimizi
Bu son ‘teslim’, koparacak iki yıl süren sevgimizi
 
Verme artık, madalyamı
Bunu zaten bekliyordum
’Son
uyarı’ yaparken ben, Laguna’mla gidiyorum.
 
 
*** “Silah Sanayii terhis olmadıkça, savaşlar, tezkere alamayacak.” (MAB)