“Organik tarım” hakkında ne kadar biliyorsunuz?

Perşembe, 27 Temmuz 2017 - 10:30

Diyelim ki kendinize göre minik bir bahçeniz var bir kaç sebze ya da meyve yetiştirmeye karar verdiniz. İçiniz de son derece rahat çünkü zaten kendi bahçenizin ilaçlanmamış organik sebzelerini yiyeceksiniz. Organik tarımla ilgili bildiğiniz tek şey ise tarım ilaçları kullanılmamış ürünler elde etmek olduğu. Keşke bu kadar basit olsa… 
 
Organik tarımda konu sadece ürünleri yetiştirirken kimyasal ilaç kullanmamak değil, aynı zamanda toprağın da kirlenmemiş olması. 

Geçen haftalarda organik tarımın en doğru yapıldığı Polonya’nın Gdansk bölgesindeydim. Gezdiğimiz uçsuz bucaksız Hipp tarlalarında Stefan Hipp bize organik tarımın nasıl yapılması gerektiğini anlattı.
 
Doğa anne aslında kendi içindeki dengesiyle zaten ürünlerini kendi koruyor ve bizden istediği tek şey toprağı bozmamamız. Kimyasallar ya da yanlış tarımla bozulmuş bir toprağın kendine gelmesi için en az 20 yıl geçmesi gerektiğini ben de bu gezide öğrendim.
 







20 yıl boyunca kimyadan arındırılmış bir toprağın bundan sonra da işi bitmiyor. Ne çok fazla kazarak havalandırma yapılmalı ne de her yıl ekilerek çalıştırılmalı. Her ürün için farklı doğal yöntemlerle ürünü zararlı böceklerden korumak da mümkün. Mesela bir havuç tarlasında bir sıra havuç bir sıra soğan ekilerek zararlı böceklerin havuçtan uzaklaştırılması mümkün olabiliyormuş. Doğa anne yine kendi kimyasını konuşturuyor.

 
Güzel ürün alınan bir toprağı mutlaka bir yıl nadasa bırakmak, yoncalarla kaplanmasına izin vermek de yine toprağın dinlenip canlanması için yapılması gerekenlerden biri. 
 
Yediğimiz, içtiğimiz besinlerle ilgili yanlış bildiğimiz o kadar çok şey var ki… Nitrojen dediğimizde hepimizin aklına bomba gelse de aslında yediklerimizin için olması gerekenlerden biri olduğunu söylesem birçoğunuz şaşırabilirsiniz. Mesela, en çok nitrojen içeren besinlerden biri ıspanak. Bu aynı zamanda toprağın altındaki köklerde küçük nitrojen toplarıyla ürünü koruyan ve bize besin kaynağı oluşturan bir madde. 


 
Doğru tarım yapmak bu kadar kolayken, işi zorlaştırıp sağlığımızı bozmaya kimsenin hakkı yok.

Stefan Hipp konuşurken “Yıllar önce biz tarımcılar organik tarımın ne kadar önemli olduğunu, toprağın temiz olmasının hayati önem taşıdığını söylediğimizde, bir grup bizi önemsememişti. Daha sonra yapılan hesaplamalarda ve araştırmalarda görüldü ki, insan sağlığı için uzun vadede çok ciddi sonuçlarla karşılaşılıyor. Biz şimdi aynı şeyi ısrarla genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili söylüyoruz. Maalesef uzun vadede bu ürünlerle yapılan beslenmeden hiç güzel sonuçlar çıkmayacak.” dediğinde bu ürünleri ister istemez kullanan biri olarak kendimi kurbanlık koyun gibi hissettim.

Biz bırakın organik tarım yapabilmeyi, toprağımızın ne kadar temiz olduğunu bile bilmiyoruz. Yurt dışından “ithal” ettiğimiz tohumların genetiği hakkında en ufak bir fikrimiz yok.

Bir tarım ülkesi olan Türkiye’de sağlıklı tarımcılık içler acısı. Sağlık ve Tarım Bakanlığı’nın denetimlerine sonsuz güvensem de, yapılan tarımcılığın çok doğru yöntemlerle yapıldığını pek düşünmüyorum. Çiftçilerin doğru bilgilendirildiklerinden ya da doğru tohumları doğru toprakta kullandıklarındansa şüpheliyim. 


Elimizi eteğimizi çekip, bir sahil kasabasına yerleşip kendi tarımımızı yapmayı düşünürken, toprağımızın kendine gelmesi için 20 yıla ihtiyaç duyduğumuzu bilsek ne yapardık? Bir kere daha bebeklerim büyürken doğru markaların, doğru ürünlerini kullanabildiğim için kendimi şanslı hissettim. Hipp bebek mamalarının hangi koşullarda yapıldığını kendi gözlerimle görmüş bir anne olarak, bu kadar yanlışın içinde doğru bir şey yapabildiğim için mutlu hissettim. Katı gıdaya ilk geçişlerinde “gerçek” organik ürünlerle, meyve püreleri ve yiyeceklerle bebeklerimi besleyebilmişim ama ya bundan sonrası? Sonuç olarak “Ne ekersen, onu biçersin” sözü çok doğru. Genetiği değiştirilmiş tohumlarla sağlıksız yapılan tarımın bize dönüşü çok kötü olacak.