Selcen Doğan Ağakay

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Paparazzilerin asıl öfkesi kendi işlerine mi?

Pazar, 18 Ekim 2009 - 05:00

Zor iş paparazzi olmak. Yeri yok, saati yok, düzeni yok.
Kazancı az, yükü fazla.
Bir kare yakalayabilmek için saatlerce güneşte kavrularak beklemek de var, kapı önlerinde soğuktan donmak da.
Ama haber yapmak için saatlerce bar kapılarında bekledikleri ünlülerden haber çıkartamayınca ‘zorbalaşmak’ hakkına da sahip değiller. Hele de magazinle bugüne kadar hiç işi olmamış, konuşmak, demeç vermek gibi merakları olmayan insanları tartaklamak suretiyle haber yaratma hakkına hiç sahip değiller.
Yazık ki paparazziler artık içlerindeki öfkeyi saklayamayıp işi ‘Adam mı oldun sen?’, ‘Seni biz yarattık ulan’a getirdiler. Süreyya Yalçın’ı, ikoncan tayfasını falan onlar yaratmış olabilirler, ama ne Timuçin Esen’i, ne Halil Ergün’ü ne de Uğur Yücel’i onlar yarattılar.
Ünlüleri neredeyse linç etme noktasına gelen paparazzilerin bu nefretlerinin altında kendi işlerine ve çalışma koşullarına duydukları öfke yatıyor olmasın sakın. Sonuçta yağmur çamur, kar kış demeden 24 saat boyunca ağır kameraların altında ezilen, üç kuruş için çalışan, ekmeği aslanın ağzından almaya çalışan sendikasız emekçiler onlar...

Konuşturmayın böylelerini!
Adam resmen ağzının suyu aka aka dayaktan bahsediyor: ‘Dayak cennetten çıkmadır. Kadın kaşınırsa döveceksin.’
Eşi Arzu Yanardağ’ın dayak yedikten sonra akıllandığını; şimdi iyi bir eş ve anne olduğunu; zamanında onu dövdüğü için hiç pişman olmadığını; hatta mutluluklarını o dayaklara borçlu olduğunu söylüyor.
Gazeteler hemen ‘Aman feministler duymasın’ tarzında klişe başlıklar atıyor. Ne olacak yani? Feministler kızınca ne değişecek?
Böyle başlık atacağınız yerde hiç konuşturmasanız ya bu adamları. Çünkü bunun gibiler konuşturuldukça, bu kafa yapısı, bu düşünce tarzı devam ediyor, hatta beslenip palazlanıyor.
Dayakçı koca, sözlerine aldığı tepkilerden sonra yanlış anlaşıldığını ima edip tükürdüğünü yalamaya kalkıyor ama ne gam! Dayak bahsini öyle bir iştahla anlatıyor ki, üstüne ne derse desin, bir şey değişmiyor.
Madem dört bir koldan aile içi şiddete karşı kampanyalar düzenleniyor, hükümet de buna resmen destek veriyor, o halde ne demeye hala bu adamlar konuşturuluyor ve söyledikleri yayımlanıyor?
Ortak bir karar alınsa ve aile içi şiddeti öven; mazur gösteren; olağanlaştıran açıklamaların yayımlanmaması konusunda mutabakata varılsa fena mı olur?
Dayağın reklamının yapılmasına vesile olmak da bu suçun bir parçası değil midir?

Ermenistan ve diaspora yol ayrımında
Bir tarafta Ermeni diasporası, öbür tarafta Ermenistan.
Bir taraf varlık sebebi olan 1915’te kilitlenmiş, öbür taraf kendine bir gelecek yaratmaya çalışıyor.
Bir taraf, anavatanlarıyla imzaladığımız protokol gününü yas günü ilan ediyor, öbür taraf sınırlarını, ticari girdilerini, komşuluk ilişkilerini, ekonomisini düşünerek geleceğine yatırım yapıyor.
Ermeni diasporası, Türkiye ile protokol imzaladığı için Ermenistan’a akan para musluklarını keseceğini söyleyerek tehditler savuruyor ve varlık sebebinin elinden alındığını düşünerek 24 Nisan’dan sonra 10 Ekim’i de matemine ekleyerek öfkesine öfke katıyor.
Ermeni diasporası 1915’te takılıp kalırken, Türkiye ile Ermenistan aynı masaya oturmayı başararak ortak bir geleceğin ilk adımını atıyor.
Ermenistan ile Ermeni diasporasının yollarının ayrıldığı noktada bizim için yeni bir sayfa açılıyor.

Pinakhotek İstanbul’a gelirse
Hani ele güne karşı gururla gösterdiğimiz yerler vardır. Hasköy’de bulunan Eski Şapka Fabrikası’nın yerinde açılan DesignLibrary (İstanbul Tasarım Kütüphanesi) tam da böyle bir yer. Milano ve Şangay’dan sonra dünyanın üçüncü, Türkiye’nin ise ilk tasarım kütüphanesinde, tümüyle tasarıma adanmış altı bin civarında yayın var.
DesignLibrary, geçtiğimiz hafta önemli bir davete ev sahipliği yaptı ve Münih’in ünlü müzesi Pinakhotek’in yöneticileri ile Alman ve Türk sanatseverleri ağırladı. Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, Güler Sabancı, Zeynep-Metin Fadıllıoğlu, Sevan Bıçakçı, Murat Tabanlıoğlu ve Atıl Kutoğlu gibi isimlerin de katıldığı gecede İstanbul’un modern sanat anlamında da cazibe merkezi olmaya aday olduğu konuşuldu ve İstanbul’da bir Pinakhotek Modern Müzesi’nin açılabileceğinin sinyalleri verildi.
İstanbul’da kaldıkları birkaç günlük süre içerisinde İstanbul Modern’i, Sabancı Müzesi’ni ve Bienal’i de gezme fırsatı yakalayan Alman konukların en çok etkilendikleri kısım ise dünyanın en istisnai sanatçılarından biri kabul edilen Yüksel Aslan’ın santralistanbul’daki retrospektif sergisi oldu.
O gece İstanbul’a bir yabancının gözlerinden bakmaya çalıştım ve şehrin gerçek anlamda bir kültür başkenti olduğuna bir kez daha inandım.
Böyle büyülü bir şehirde yaşadığım için de gizli gizli gururlandım

HAFTANIN NOTLARI
Yıldız Teknik Üniversitesi’nde sözleşmeli olarak 2.5 yıldır ders veren ve kadroya geçme hakkı elde eden Özgür Sevgi Göral’ın ataması, Göral’ın Kürt sorununun tartışıldığı bir TV programına katılması sebebiyle üniversite tarafından iptal edilmiş.
(Aynı üniversitenin açılış töreninde konuşma yapan Başbakanımız ve Cumhurbaşkanımız üstüne basa basa ifade özgürlüğüne vurgu yapsın; Hülya Avşar’ından Müjde Ar’ına kadar ilgili ilgisiz herkes Kürt açılımı ile ilgili konuşadursun, bu konuda asıl konuşması gereken kişiler konuşunca kıyamet kopsun! Tepeden inme açılım ancak bu kadar olur.)

Katıldığı bir TV programında, gençlik yıllarında Londra’da garsonluk ve striptiz kulüplerinde sunuculuk yaptığını itiraf eden ve ‘İnsan hayata tutunmak, para kazanmak için her şeyi yapmak zorunda kalıyor’ diyen ünlü oyuncu Selçuk Yöntem’in bu itirafları hayranlarında büyük şaşkınlık yaratmış.
(Geçenlerde yine buna benzer bir şaşkınlık, oyuncu Altan Erkekli’nin cebinden Akbil çıktığı için yaşanmıştı. Sanılıyor ki, oyuncular, sanatçılar, starlar hep şaşaa içinde yaşıyor, zenginlik içinde yüzüyor. Oysa ne sanat o kadar para getiriyor ne de sanatçılar Televole magazin figürleri gibi hayatlar yaşıyor.)