Paris sendromu

Cumartesi, 28 Kasım 2009 - 05:00

‘Paris sendromu’ varlığı bilimsel olarak da kanıtlanmış psikolojik bir hastalık. Özellikle Japonlar’da görülüyor. İş adamları, öğrenciler, turistler... Yapılan araştırmalara göre her yıl Paris’e gelen 6 milyon Japon turistin en az 20 tanesi Paris sendromu yaşıyormuş.

Belirtileri: Baş dönmesi, uykusuzluk, depresif tavırlar, mide bulantısı ve hatta halüsinasyon...

Garip değil mi?

Paris sendromuna yakalanan kişilerin ilk sıralamasında da 20-25 yaş aralığındaki sanat tarihi öğrencileri ve 60-70 yaşlarındaki emekliler var.

Peki Paris sendromu tam olarak ne?

 

Hastalık, Paris’e ilk seyahatine kadar şehir hakkında duyduklarını kafasında mitleştirmiş insanları vuruyor. Paris’i sokaklarında parfüm kokuları yayılan, her yanından güzel müzikler duyulan bir şehir zannedenlerde oluyor. Etrafın harika Fransız kadınlarıyla, centilmen Fransız erkekleriyle dolu olacağını düşünmekle de alakalı tabii. Bunların hepsi hastalanma sebebi işte.

‘Amelie Poulain’ filmindeki gibi bir hayatla karşılaşacaklarını, aşk şehrinde ışıltılı sokaklarda gezeceklerini düşünenler gerçekle yüzleşince bu durumu kaldıramıyor ve depresyona giriyorlar. Hatta durum öyle ciddi ki, Japon elçiliğinin bu konuyla ve Paris’te hastalanan vatandaşlarıyla ilgilenen uzmanları bile var.

Şu aralar Paris yine turist dolu. Ve bayram tatili dolayısıyla bunların bir kısmı da Türk.

Sevgili Türk turistlerimizden Paris sendromuna yakalanan çıkar mı acaba?

Hoş, pek zannetmiyorum...

Ne de olsa biz, İngilizce bilmeyen Fransız’a derdini Türkçe anlatabilen bir milletiz!

Paris’te eşofman gi-yil-mez!

 

Geçen gün anlattılar... Uzun zamandır burada yaşayan bir arkadaşımın misafiri gelmiş İstanbul’dan. Bir kız. Söz konusu kişi beş gün boyunca Paris’te yaşayan Türk grupla beraber gezmiş. Pazartesi günü de dönmüş.

Pazar günü herkes geceden kalma, öğlen saatlerinde bir yemekte toplanıyorlar.

Kız en son geliyor yanlarına... Üzerinde eşofmanla! Herkes şok.

Neden derseniz, bahsettiğim kişiler ortaokul yıllarından beri pazar günü (hatta haftanın hiçbir günü) sokağa eşofmanla çıkan insan görmemişler.

Bu durum o gün orada olmayanlara (yani bana) bile anlatılacak kadar garipseniyor haliyle.

Çünkü sokakta eşofmanla gezilmez, hele de Paris sokaklarında asla!

Eşofman bir spor giysisidir ve burada görebileceğiniz tek yer parkların sabah koşusu parkurlarıdır. Onun dışında ne kadınlar ne de erkekler sokağa pejmürde çıkmıyorlar!!

Eğer Paris’te eşofmanla gezen insan gördüğünüzü iddia edecekseniz, ben tatilinizi Paris banliyösünde yapmış olduğunuzu düşünürüm. Çünkü eşofman giyen tek kesim ‘racaille’ olarak adlandırılan, banliyölerde yaşayan, Arap asıllı bir kitleden ibaret. Hani şu toplu taşıma araçlarında insanları rahatsız eden, taciz eden, geceleri bankları kıran, arabaları yakan, evlerin duvarlarına yazı yazan insanlar. Paçalarını da çoraplarının içerisine sokarlar. Evet tabii, bahsedilen buysa böyle bir tarz var.

Onun dışında da, ne bizdeki gibi üniversiteye eşofmanla giden görürsünüz, ne de Starbucks’ta elinde kahvesi üzerinde eşofmanı yayıla yayıla oturana denk gelirsiniz.

Ama siz yine de Paris’te eşofmanlı insan gördüğünüzde ısrarcıysanız bir seçenek daha var: Gördüğünüz kişi Bağdat Caddesi’nden gelmiş Türk bir turist olabilir!!!

Jartiyer gündemi

Bu kışın uzun çizme modasında en enteresan modellerden birisi Prada’nın bele ve baldıra bağlanan balıkçı çizmeleriydi.

Hatta Rihanna eylül ayında Paris’teki Hussein Chalayan (Hüseyin Çağlayan) defilesine giderken giydiği çizmeler de bu tipti. Hürriyet Gazetesi bile yanılıp onları Prada olarak yazmıştı. Oysa Rihanna’nın çizmeleri de, elbisesi de Türkiye’de Türk, dünyanın geri kalanında Kıbrıslı olarak tanınan modacı Hussein Chalayan’ın kış koleksiyonundandı.

 

Gel gelelim jartiyer gibi baldıra bağlanan bu çizmeler moda olunca haliyle jartiyerin popülaritesi de arttı. Aslında arttı mı artmadı mı çok da bilemeyebiliriz, belki eskiden de bu kadar giyen vardı. Ama görmediğimiz için bilemiyorduk. Artık görebiliyoruz da!

Enteresan bir biçimde sokak modasını takip ederek iç çamaşırında tercih edilen bir giysi hakkında fikir edinebilir olduk. Çünkü gittikçe kısalan miniler artık giyilen jartiyerin görünmesine sebep oluyor. Ya da jartiyeri görünsün diye süper mini giyen insanlar var.

Karşı değilim ama çok hassas bir durum. Hoş ve seksi görünmek isterken ‘müşteri arıyor’ gibi ucuz bir görüntüyle başbaşa kalmak söz konusu ne de olsa. Bunun için hem jartiyeri, hem çorabı, hem de üzerine giyilen parçayı iyi seçmek, mümkünse tek renk bir elbise tercih etmek iyi olabilir.

Agent Provocateur’ün koleksiyonundaki vinleks çorap adeta bir çizme kadar uzun. Deriden daha iyi parlıyor ve bacağı mükemmel sarıyor.

Yani çizmeden bile daha güzel durabilir. Ama böyle bir çorabı giyebilmek için harika bir bacağa ihtiyaç var, yoksa o kadar iddialı bir çorap hemen dikkati bacaklara çekecek ve bütün kusurları göz önüne serecektir.