Pasta perfetta (mükemmel makarna)!

Cumartesi, 11 Haziran 2011 - 05:00

Epeydir midesel konularda yazı yazmayınca Çepeçevreciler meraklanmışlar! “Hani nerede tarifler” diye soranlar oldu. Madem istek mevcut, hemen bir tarif verelim. Yaz akşamlarında ev yapımı makarna, yanında küçük bir salata ve soğutulmuş bir bardak beyaz şarap eşliğinde rahatlıkla misafir ağırlayabilirsiniz. Balkonlara rengarenk sardunyaları asıp masaları kareli örtüler ile donatma vakti geldi. Artık yemekleri balkonlarda yiyelim. Hadi bu akşam için İtalya esintili bir taze makarna tarifini verelim. İtalyanlar gibi taze makarna yapmak, sanıldığından daha kolay. Makarna hamuru için 100 gram una, 1 yumurta prensibi geçerli. 4 kişilik bir aile için 400 gram un eleyip ortasındaki havuza 4 yumurta kırıyoruz. Bir kaşık sızma zeytinyağı ve 1 tutam tuz da ekleyip dıştan içe, elde yoğurarak sert kıvamlı bir hamur elde ediyoruz.

Hamuru ince folyaya sarıp 1 saat dinlendirdik mi işin çoğu bitmiş oldu. Makarnanızın şekli paşa gönlünüze kalmış: İster uzun şeritler şeklinde, ister kare, ister erişte gibi kesebilirsiniz. Veya Eminönü’den edinebileceğiniz makarna makinesinden yararlanabilirsiniz. Makine bana uzun iş geldiğinden, hamuru oklava ile açıp bıçakla şeritlere kesiyorum. Hafif unlayınca makarnanız pişmeye hazır. Gelelim sosuna; bu da tamamen evinizdeki malzemeye ve yaratıcılığınıza kalmış! İster domatesli, ister mantarlı, ister ıspanak püreli ya da közlenmiş patlıcanlı sos hazırlayabilirsiniz. Makarna ayrı pişiriliyor, sos ayrı hazırlanıyor ve servis sırasında birbirlerine kavuşan iki sevgili gibi buluşturulup büyük çukur tabaklarda servis yapılıyor.

Bir seferinde pancarlı bir sos yapmıştım ve yiyen arkadaşlarım tezahürat yapıp mutlandırmıştı beni. Pancarlı sos için, soyarak küp halinde kestiğiniz pancarı az zeytinyağı ile pişirip mutfak robotunda parçalayın. Peynir ve krema ilavesi ile hazırladığınız sosa, 9-10 dakika tuzlu suda haşladığınız makarnayı ilave etmeniz yeterli. Kullanacağınız peynir, dil peyniri gibi yerli ürün de olabilir, marketlerden alacağınız İtalyan pizza peynirlerinden biri de... Tuzlu olmaması tercih edilir. Sunumunuzda tabaklara birer yaprak maydanoz eklemeyi, yanına da keyifli bir müzik açmayı unutmayın. Herkese afiyet olsun.

Ye tatlıyı getir ‘atlıyı’, ye ekşiyi getir ‘Ayşe’yi’!

Eski zamanlarda genetik filan bilmezken kadınlar, özellikle ataerkil ailelerin ‘erkek çocuk’ ısrarı nedeniyle erkek bulana dek doğururlardı. Kız doğurmak adeta ayıp sayılırdı. Hâlbuki ‘Kız olsun çamurdan olsun’ gibi pek de haklı bir özdeyişe sahip bir toplumuz. Hâlâ, Hindistan gibi bazı ülkelerde ve hatta maalesef memleketimizde kız çocuk gebeliklerinde üzüntü duyanlar var. Hatta benim canilikten başka bir sözcükle tanımlayamayacağım bir cehalet ile, bazı eğitimsiz ülkelerde kız bebekler doğumdan hemen sonra öldürülüyor! Genetik biliminin gelişmesi ile bebek cinsiyetinin anne ile hiç ilişkisi olmadığını, cinsiyet belirleyici Y kromozomunun babadan geldiğini artık hepimiz biliyoruz (Beyler ve kayınvalideler, artık hanıma, geline “Bir erkek doğuramadın” demek yok! Allah erkek mi-kız mı olacağını babanın doğasına bırakmış).

Hâl böyle iken, gebeliğin çok erken günlerinde bile, karındaki bebeğin cinsiyetini tahmin etmek zor değil. Hem kendi tecrübelerimde hem de çevremdeki pek çok hamilelikte gözlemlediğim bir ‘beslenme alışkanlıklarıcinsiyet’ ilintisi mevcut. O nedenle derim ki; yazı başlığındaki söyleyiş, halkın nesillerdir deneyimlediği doğru bir inanış. Gebe kadın, daha çok et ve tatlı yiyorsa bilin ki hanenize ‘yakışıklı bir atlı’ geliyor.

Yok, gebenin yemek alışkanlıkları ekşiye düşkünlük yanında, makarna gibi karbonhidrat ağırlıklı besinlere dönüştü ise; hadi gözünüz aydın, cimcime bir kızınızın olması kuvvetle muhtemel. Çocukların cinsiyeti önemsiz, aslolan sağlıklı, huzurlu bir bebek olması, sevgi ve ilgi ile büyütülmesi, mutlaka ama mutlaka eğitim verilmesi... ‘Atlılar’ ile ‘Ayşeler’, hepsi birbirinden güzeller. İnanmayan, bizim gazetenin her gün yayınladığı ‘En güzel çocuk fotoğrafları’ köşesine baksın.

Otomobilin camından...

Günde iki saatini işine ve evine ulaşmak için yolda geçiren şehir insanının, yılın 1 ayını trafikte harcadığı hesaplanmış! Yani 22 yaşından 55 yaşına kadar iş hayatının içinde olan bir kişi, 33 yılda yaklaşık 3 yıllık bir zaman dilimini araç içinde geçiriyor. Ne büyük bir zaman kaybı! Bu süreçte insan kendini oyalamak için bazı alışkanlıklar geliştiriyor. Kişi aracı kendi kullanıyorsa seçenekleri kısıtlı. Başta geleni de radyo dinlemek ve etrafı gözlemlemek. Yol güzergâhım üzerinde yıllardır önünden geçtiğim bir ‘Yaşlılar Evi’ var. Bu dinlenme evinin sakinleri, sabah saatlerinde başka, akşam saatlerinde başka davranışlar gösterir. Sabahları giyinip süslenmiş olarak toplu halde otobüslere bindiklerini görürüm bazen. Tahminimce ya kültürel bir geziye veya yakın bir yeri ziyarete gider olurlar. Hanımların özenle yapılmış beyaz saçları, beylerin takım elbiseli, kravatlı görüntüleri ve gezme enerjisi ile dolu çevik adımları mutlu eder beni.

‘Yaşı yetmiş ama işi bitmemiş’ bu harika insanlara karşı bir sıcaklık akar yüreğimden... Akşam saatlerinde de genelde otobüsün dönüş saatini yakalarım. Yorgun ama konuşarak inerler otobüsten. Birbirlerine destek olarak atarlar merdivenlerde adımlarını. Belli ki memnundurlar döndükleri geziden... Bazen dinlenme evinin balkonlarında sabah güneşinde otururken de görürüm onları. Yorgun ve romatizmalı emektar iskeletlerini güneşin ışınında ısıtırlar sanki. İkili-üçlü sohbetlere dalmışlardır... Herhalde çocuklarını, torunlarını anlatıyorlardır birbirlerine... Veya en son doktor ziyaretlerinin neticelerini tartışıyorlardır, kim bilebilir. Bu hafta içinde bir akşamüstü yine oradan geçerken bir ambulans gördüm dinlenme evinin önünde... Sıkışık trafikte ambulansın önünde durduk. Sedyeye uzanmış bir pamuk kafa çıktı içerden. Arkasından da 4-5 tane yaşlı hanım takip ediyordu. Ayaklarında terlikler, gözlerinde gözlükler, üstlerinde ev hali kıyafetleri...

Belli ki sedyedeki arkadaşlarının merakı içinde, ambulansa kadar eşlik etmişler hastalarına. Sedye, ambulansa koyuldu. Hemşire de bindi. Ambulans hareket etti. Ama o 4-5 kişilik grup endişeli ve üzgün kalakaldı olduğu yerde. İkisi ağlıyordu. El salladılar ambulansın arkasından, uzun süre... Ta ki ambulans görünmez olana dek. Sonra ayaklarını sürükleyerek, birbirlerinin koluna girerek giriş kapısına yöneldiler. Büyük bir hüzün ile... Benim de boğazımda büyük bir yumru bırakarak içeri girdiler. Radyoda Alaturka FM açıktı, çok sevdiğim Emel Sayın söylüyordu; “Üzülme sen meleğim, gün olur kavuşuruz/Ecel ayırsa bile mahşerde buluşuruz...”

(04.06.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)