www.posta.com.tr
  • Açılış sayfam yap
  • Üye Girişi
  • Canlı Skor
  • RSS
  • Mobil
  • ALTIN87,7940 %-0,11
  • BIST78968 %0,42
  • EURO2,8645 %-0,07
  • USD2,2114 %-0,16

Kendi yaptığı tekneyle telsizsiz okyanusa açıldı

O deniz tutkusunun peşine takılan bir maceracı. Yelkenliyle tek başına okyanusları aşacak kadar mavi sulara vurgun. 41 yaşındaki maceraperest, hedefini 15 yaşında koydu: Dünyayı gezecekti! Yaptı da...

01 Ocak 2012 - 05:00
Yazı Boyutu:

 EYLEM KESKİN

eylem.keskin@posta.com.tr

Üstelik tek başına, üstelik kendi yaptığı tekneyle, üstelik sadece yıldızlara bakıp yolunu bularak... 42 ülke gören, Pasifik’i ve Hint Okyanusu’nu geçen Özkan Gülkaynak bir ilki gerçekleştirdi. Günümüz teknolojisini reddetti ve yanına hiçbir elektronik alet almadı.

Yolunu sekstent adı verilen aletle yıldızlara bakarak buldu. Üstelik telsizi bile yoktu. Teknesi batsa “Ölüyorum, kurtarın” diyemeyecekti. Ne balinalar, ne timsahlar ne de dev dalgalar korkuttu onu.

‘Çılgın Türk’ lakaplı maceraperest denizlerden kopacakmış gibi görünmüyor. Yeni hedefi ise şimdiden belli: Norveç’in tehlikeli fiyortlarından geçmek, Güney Amerika’nın çılgın sularıyla boğuşmak...

Dünyayı yelkenle tanışma fikri nereden çıktı?

İzmir Çeşmealtı’nda 55 yıllık bir yazlığımız var. Doğduğumdan beri her yazımı orada geçirdim. Denize sıfır bir yazlık. Evin önünde aile iskelesi vardı. İki tane teknemiz iskeleye bağlıydı. O teknelerin üzerinde büyüdüm. Denizin kokusundan, berraklığında, canlılarından çok etkilendim. Düşünün bir kere denizden çıkan yengeçler evimizin önüne kadar gelirdi. Sevmekten de öte, büyüledi adeta beni. Böyle bir çocukluk geçirince 4 yaşında yelken yapmaya başladım.

Uzun yolculuklara ne zaman başladınız?

15 yaşlarına geldiğimde tekne üzerinde sürekli adalara giderdim. Adalarda kimseler yoktu. Muhteşem bir doğa vardı. Sonra kendimi denizle ilgili uzak seyahatler yapabilmek için eğitmeye başladım. 15 yaşında küçük bir adanın üzerinde dolaşırken çok güzel bir gün batımından etkilendim. Okuduğum kitaplar da çok etkiledi tabii. Ve 15 yaşında küçük bir tekneyle dünyayı dolaşma kararı aldım.

Hedefi koyunca kendinize yatırım yaptınız tabii...

Gittikçe kendimi daha iyi eğittim. Çok seyir yaptım. Türkiye kıyılarında dolaştım. Kendimi tek başına seyir yapacak şekilde geliştirdim. Bu zaten benim yaşam biçimim olmuştu artık. Sonuçta fiziksel olarak da gelişmem gerekiyordu, sürekli spor yaptım. Sonunda artık kendi teknelerimi yapmaya başladım. Bu altıncı teknem.

Tekne yapmayı nasıl öğrendiniz?

İlk teknemi üniversiteden mezun olunca yedek subay maaşımla yapmıştım. Elektrik tesisatı yoktu, gaz lambalarıyla aydınlatırdım etrafı. Modern donanım yoktu. Motorun kumanda kolu bile yoktu. Paslanır demirden, tellerden ekipmanları vardı. Suyu tekneden maşrapayla atardım. Öyle bir tekneyle senelerce Ege’de dolaştım.

Bu teknenin özellikleri nedir?

‘Kayıtsız 3’, 8 metrelik ahşap bir tekne. Tamamen kendi bilgi birikimimizle inşa edildi. Endüstriyel nesne kullanılmadı. Metaller bile bronzdan döküldü. Bir Türk teknesi olarak küçük ama asil görünüşlü bir tekne. Tabii bu arada hiçbir elektronik alet yoktu. Yolumu sekstent isimli bir aletle yıldızlara bakarak buluyordum. Telsizim bile çalışmıyordu. Batsam “Batıyorum, beni kurtarın” diyecek bir aletim bile yoktu. Karaya vardığımda telefon ediyordum. Teknelerle bile haberleşemiyordum.

Ama bunu siz istediniz öyle değil mi?

Evet ama istesem de alamazdım. Çünkü yola çıkarken maddi durumum çok kötüydü. Tekneyi çok zor hazırlayabildim, hatta hazırlayamadım. Batmış bir tekneden çıkmış motoru aldım. O motoru tamir ettim. Ömrüm o motoru tamir etmekle geçti zaten. Çok riskli oldu. Akıntıyla kayaların üzerine sürüklendik, bir şey olmadı Allah’tan.

Peki neden hayatınızı bu kadar büyük bir riske attınız?

Ben romantik el yapımı bir tekne yapmak istedim. Biz doğallığımızı kaybetmeye başladık. 90’lı yıllarda 70’leri özledim, tamamen doğala dönmek için ahşap, içinde elektronik hiçbir seyir aygıtı olmayan bir tekne yapma kararı aldım. 3 yıl doğayla yaşayıp denizlerden kara hayatına bakmak istedim. Acaba insanoğlu nasıl yaşıyor? Uzaydan bakar gibi onlara baktım. Hangi hayat daha keyifliymiş diye düşündüm. Kendimi tanımak istedim. Kendi kendime ne kadar yetebildiğimi görmek istedim.

Neden 40 yaşında çıktınız yola?

Hem beyin olarak hem de fiziksel olarak olgunlaşmayı bekledim. Fiziksel gücüm için 40 iyi bir yaştı. Bu yüzden 40 yaşı seçtim.

Peki neden yalnız?

Tamamen kendi başıma olup dünyayı tek başıma hiçbir engel olmadan, kimse kafamı karıştırmadan gözlemlemek istedim. Bu yüzden yalnızdım.

Günlerce denizde ilerlediniz. Sağa bak deniz sola bak deniz, hiç mi sıkılmadınız?

Sonuçta her gün yoğurtlu iskender yiyemezsiniz. 20 gün gittikten sonra karayı özlüyorsunuz tabii. Öyle karayı özlediğim zamanlar çok oldu ama karaya çıkınca da denizi özlüyorum...

Misafir aldınız mı tekneye?

Pek çok insana da katkım olsun istedim. Teknemi onlara açtım. Bazı kısa etaplarda iki üç kişi yolculuğuma katıldı. Ama seyahatin yüzde 95’inde yalnızdım.

Fiziksel olarak kendinizi hazırladınız ama ya psikolojik olarak?

Ben hayatımı bu yolculuğa adadığım için hazırdım zaten. Ayrılış anı psikolojisi çok önemliydi, bütün sevdikleriniz ağlıyor, gitmemek için kendinizi sorguluyorsunuz. O ana hazırlanmıştım. Yolda Türkiye’yi, sevdiklerimi özlediğim, yalnızlık duygusuna kapıldığım zamanlar oldu ama çok kısa sürdüler. Hiç yalnız hissetmedim. Bütün yatçılar zaten birbirini tanıyor, saygı gösteriyor.

Yanınıza neler aldınız?

Birazcık ilaç, Türkiye’de sevdiğim alışmış olduğum belli gıdalardan küçük miktarlarda aldım. Çok fazla da bir şey almadım aslında. Yeme içme açısından sorun yaşamadım. Her gün balık yakaladım. Zaten sürekli balık yakalamak için denizde çelikten bir olta gibi bir şey vardı. Böylece 5-6 mil hızla giderken bile balık yakalayabiliyorsunuz. Pasifik Okyanusu’nda ilerliyordum. 15 gündür denizdeydim. Birden hızımız çok azaldı. Balina mı geldi yoksa diye düşündüm bir an, sonra 200-300 kiloluk bir kılıç balığı zıpladı. Müthiş bir görüntüydü. Bir de kendi yoğurdumu, peynirimi, ekmeğimi yaptım. Bakliyat da vardı. Gıda sorun değil, ama tabii iskender kebap yiyemezsiniz.

Balinalarla arkadaş oldum

Yanınıza aldığınız özel bir şey var mıydı?

Yanıma Türk filmleri ve sevdiğim müzik CD’leri aldım. Ülkemi özlediğim zaman eski Türk filmlerini izliyordum. Okyanusun ortasında makineyi kapatıp müzik dinlemeyi çok seviyordum. Basit bir transistorlu radyom vardı, cazırtılı da olsa dinleyebiliyorsunuz. Bazen denizin ortasında radyo çekiyor. Mesela Hint Okyanusu’nun ortasında Sri Lanka radyosu, Pasifik’in ortasında Yeni Zelanda radyosu çekti, dinlemek keyifliydi. Akşamları duşumu alıp pijamalarımı giyip bilgisayarda film izliyordum.

Denizciler ekvator geçişlerinde ya da okyanusun ortasına geldiklerinde bunu kutluyor. Siz özel bir seremoni yaptınız mı?

Sembolik olarak iki kere yaptım. Kuzey Yarım Küre’den Güney Yarım Küre’ye geçerken uyuyordum. Sabah kalkınca “Heyoo” diye bağırdım. Endonezya’da çok kötüydüm. Kuzey Yarım Küre’yi geçince kendimi alkışladım.

Yolculuk boyunca yaşadığınız en tehlikeli şey neydi?

Bir balinayla çarpıştım. Gece saat üçtü. Endonezya’daydım. Çok büyük darbe aldım. Yataktan aşağı düştüm. Çok büyük de bir gürültü oldu tabii. Sancak 60 derece yattı. Gemiyle çarpıştık sandım. Teknenin her yerini sular kaplamıştı. Balinanın kuyruğu atmış suyu! Sonra uzaklaşıp gitti. Kaynayan su kabarcıkları gördüm. İki kere gemi çarpma riskiyle karşılaştım. Gece uyurken üzerinize geliyorlar ve sizi görmüyorlar, çarptıklarını bile fark etmiyorlar.

Korkmadınız mı?

Kendimi korkmamak için programlamıştım. Zaten balinalarla akraba olmuştum. Endişe hissettim. Sürekli korkuyla karşı karşıyaysanız korkmaya fırsatınız olmuyor. Sonuçta her şey tehlikeli, korkmamayı öğreniyor ya da alışıyorsunuz.

Hiç umutsuzluğa kapıldığınız “Başaramayacağım” dediğiniz bir an oldu mu?

Endonezya’da tifo oldum, ölüyordum. Kendimi Avustralya’da sanıp denizden istiridye yemiştim. Çok halsiz düştüm. Tifo depresif etki de yaratıyor. Ölüyorum dedim, kaslarım eridi. Psikolojimi de etkiledi. Mikroplara bağırdığımı hatırlıyorum. “Hepinizi alt edeceğim mikroplar” dediğimi hatırlıyorum. Meydan okumak psikolojiyi güçlendiriyor.

Nasıl iyileştiniz?

Tek parça olarak, fırtınalarda zor da olsa Singapur’a attım kendimi. O dönem çok zordu. Küçük bir adada küçük bir hastane vardı. İlaç verdiler, aylarca halsizliğim sürdü.

Dev dalgalarla nasıl başa çıktınız?

Fırtınayla mücadelenin teknikleri var. Ben hayatım boyunca bu teknikleri kendim öğrendim. Yoksa çok büyük hasarlar görebilirsiniz. Fırtına denizcinin kaçamayacağı bir durumdur. Bazen dalgalar o kadar yüksek oluyor ki dalga duvarlarının arasında kalıyorsunuz. Sudan başka bir şey görmüyorsunuz. Denizin ne kadar güçlü olduğunu görüp, bu durum karşısında şaşırdığım zamanlar oldu. Ama en tehlikeli şey gemi çarpması. Kesin batıp ölürsünüz.

Peki bir teknenin size çarpmasını nasıl engellediniz?

15 dakikada bir uyandım. Mutfak saatim vardı, kuruyordum çıkıp bakıyordum. Gemi yoksa geri yatıyordum. 3 yıl böyle yaşadım. Düzenli uyku diye bir şey yoktu.

Kilo da vermişsinizdir...

Verdim tabii. Ama Türkiye’ye yaklaştıkça almaya başladım. Umman’daki yemekler bizim yemeklere benziyordu. Gece seyir yapmamaya başlamıştım, akşam üzeri her gün bir yerde duraklıyordum. Durduğum zaman da çok yemek yiyordum. Onun dışında verdim.

Türkiye’ye döndüğünüzde ilk ne yediniz?

Kıbrıs’ta yoğurtlu iskender döner yedim. Karşıyaka’da ailem karşıladı, mutluluktan sokakta gördüğüm manavı bile öptüm.

En eğlenceli, keyifli tarafı neydi bu yolculuğun?

Karaya dönüş anı. 20- 25 gün okyanusu geçtikten sonra çocukluktan beri hayal ettiğin adaları görmek muhteşemdi. Hele bir de o adaya çıkmak. Ben Barbados adasını çok merak ediyordum. Bir an önce çıkmak istiyordum. Gece demirledim, sabah bir kalktım, pırıl pırıl kumsallar, rom kokuları, palmiye ağaçları, çok güzel ve keyifli anlardı. Türkiye’yi ilk gördüğüm ve adımımı attığım an da çok mutluydum. Yol boyunca Türkler’le karşılaşmak da çok keyifliydi. Türkler her yerdeler. Ortalama 100 kişinin yaşadığı bir adada istiridye çiftliği olan, inci üreten bir Türk’le tanıştım. Çok ilginçti.

Yeni hedefi Norveç ve Güney Amerika

Akşamları teknenize uzanıp yıldızlara baktığınızda ne hissediyordunuz?

O kadar büyük bir romantizm ki çok doğal bir kere. Mutluluğun ne olduğunu anlıyorsunuz. Parayla mutluluk elde edilemezmiş görüyorsunuz. Ay varsa, yakamozlar, dalgaların sesi inanılmaz bir coşku ve mutluluk veriyor. Kendimi çok önemsiz hissediyordum. Ayrıca tersi bir duygu da hissediyorsunuz. Karadaki insanlara acıyordum. Mutlu olmak için para hırsıyla kendilerine zarar veriyorlar. O zamanlarda kendimi bilge gibi hissediyordum.

3 yıllık yolculuk size ne öğretti?

İnsanoğlunun doğaya ne kadar zarar verdiğini. Bir de mutlu olmayı öğretti. Denizde yaşarken o kadar basit şeylerle mutlu oluyorsunuz ki karadaki her şeyin boş olduğunu anlıyorsunuz. Denizler aynı zamanda size kendini tanıma fırsatı veriyor. Kendi doktorunuz, kendi aşçınız, kendi tamirciniz oluyorsunuz. Tek başına yetmeyi öğretiyor.

Şimdi nasıl bir yaşam tarzınız var?

Denizdeyim yine, kara hayatına geçmedim. Sürekli denize çıkıyorum. Teknemde yat sobası da var, kışın bile denizde kalıyorum. Ahtapotumu, balığımı yakalıyorum, yeni hedeflerimi belirledim bile. Norveç’e, İskoçya’ya ve Güney Amerika’ya gitmek istiyorum.

Peki geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz?

Yolculuğa çıkmadan önce uluslararası bir nakliye şirketinde çalışıyordum, 10 yıl İzmir bölge müdürlüğünü yaptım. Ama artık yazarım. Aynı zamanda amatör bir denizciyim. Denizcilik okulu kurmak ve öğrencilere bildiklerimi öğretip gerçek denizciler yetiştirmek istiyorum. Tek başına dünyayı gezebilsinler. Erişkinler içinde kamp yeri olsun istiyorum. Böyle bir arazi arıyorum. Hoşça vakit geçirebilecekleri de bir yer olacak. 5-6 kitap yazmak istiyorum. Maddi ve manevi destek bulamazsam ‘Özgürlük Hattının Batısına’ ismini verdiğim ilk kitabımdan kazandığım paralarla eninde sonunda yapacağım. Ama destek verilirse daha hızlı gerçekleşecek.

(25.12.2011 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır.)


YORUMLAR

Bu haberle ilgili hiç yorum yapılmamış. ilk yorum yazan siz olun