Selcen Doğan Ağakay

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Perde arkasındaki tehlike

Cumartesi, 28 Kasım 2009 - 05:00

Bizim için büyük keyif. Uzan koltuğa, al yanına çayını, meyveni, bir sinema filmi izler gibi izle dizini. Öyle ya, neredeyse bir ‘sinema filmi’ kadar uzun bizim dizilerin her bir bölümü.

Arada şikayet ettiklerini duyuyoruz, okuyoruz dizi oyuncularının. Dizilerin bu kadar uzun olmasından dertliler. Ama doğrusunu söyleyeyim, ‘Amaaan’ deyip geçiyoruz. ‘Nedir yani, üç beş kıyafet değiştiriyor, biraz göz süzüyor, biraz ağlıyor, biraz gülüyorlar. Gül gibi iş, nesinden şikayet ediyorlar?’

Anlamıyoruz. Anlayamayız da zaten. Ne 60 gün boyunca sette olan ve sadece dört gününün boş olduğunu söyleyen Nejat İşler’in yorgunluğunu anlayabiliriz, ne de set işçilerinin maden işçilerinden farklı olmadıklarını dile getiren Derya Alabora’yı anlayabiliriz. Renkli camdan gördüğümüz dünya öyle aldatıcı ki, arkasında yaşananlar hakkında istesek de empati kuramıyoruz.

İşte bu yüzden, dizi oyuncuları ve set çalışanları bu gayri insani çalışma koşullarından ne kadar şikayet ederse etsin, bir şey değişmeyecek. Şikayetin ötesine geçip kollektif bir aksiyon almadıkları müddetçe bu çark böyle dönmeye devam edecek. Bu çalışma koşullarını değiştirmenin yolu örgütlenmek ve kazanılan paranın önüne belli bazı prensipleri koymak.

Aksi halde, setlerde kayıplar yaşanana dek kimse bu sorunu önemsemeyecek.

Böyle çatlak ses dostlar başına

Haberi okuduğumda şaşırdım. ‘Çatlak ses mi? AKP’de mi? Yok canım’.

AK Parti’nin TÜSİAD üyesi tek milletvekili olan Alaattin Büyükkaya, Kızılcahamam kampında, hükümetin izlediği Kürt politikasını eleştirmiş, açılım konusunda bir söylem birliği olmadığını, ucunun açık olduğunu, nereye gittiğinin belli olmadığını belirtmiş.

Tamam biraz ‘kısık’ bir ‘çatlak ses’, ama bu da bir şeydir, parti içi demokrasiye örnek teşkil edebilir. Tam böyle diyordum ki... Haberin devamında, Büyükkaya’dan sonra İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın bir konuşma yaptığını, ardından Büyükkaya’nın tekrar söz alarak ‘Açıklamalarınızdan tatmin olduk’ dediğini okuyunca, ‘Gözünü sevdiğimin parti içi demokrasisi’ dedim.

Zaten ‘kısık’ çıkan bu çatlak sesin kısa bir süre içinde ‘Açıklamanızdan tatmin olduk’ noktasına gelip tamamen kısılacağına ihtimal vermemiştim. Acaba o sırada salondakiler ‘İstersen tatmin olma, keyfin bilir’ şeklinde düşünmüş müdür diye de merak ettim.

Ben aslında bizim partilerden birinde çatlak ses duyabilme ihtimalini sevmiştim...

‘Film gibi’ değil filmden beter

Televizyon haberlerindeki vahşetten kaçayım derken internetteki haberlerin gazabına uğradım. Önce İtalyan diktatör Mussolini’nin bir İtalyan hastanesinde muhafaza edilen beyninin kalıntılarının ve kanının açık artırma sitesi e-bay’de satışa sunulduğunu okudum. Ardından, Peru’da insanları öldürüp cesetlerinden elde ettikleri yağları kozmetik sektöründe kullanılması için karaborsada satan bir çetenin ortaya çıkarıldığını okudum.

Böyle şeyler korku filmlerinde, bilim kurgularda ya da fantastik filmlerde olurdu. Ama 2000’li yılların kapitalizmi öyle bir hal almış ki, artık her şey ama her şey meta. Öyle ki bir diktatörün beyin parçaları bir online alışveriş sitesinde satışa çıkarılıyor; insan vücudundan alınan yağlar kozmetik sektörü için kaynak haline gelebiliyor.

Artık en korkunç kabusları, en büyük korkuları, en sınır tanımaz kurguları modern ekonomide bulabiliyoruz.

Filme, romana ne hacet, alası gerçek hayatta mübarek...

Garsonları düşünen yok!

Sigara yasağından bu yana ‘dışarıya açılım’ yapmayan kafe, restoran, bar kalmadı neredeyse. Yeri dar olan, iki masa da olsa atıyor dışarıya, bahçesi olan şanslılar ise donatıyorlar bahçelerini şemsiyeler, ısıtıcılarla.

Gerçi Osman Müftüoğlu ‘İçeriye girin artık. Hastalanacaksınız kışın ayazında, tek bir tarafınızı ısıtan ışıklı sobaların altında’ diye uyarıp duruyor ama dinleyen kim? Üstümüzde paltolar, şallar, tepemizde sobalar, dona dona yiyoruz yemeklerimizi. Kulüplerin önü içinden kalabalık oldu.

Hadi biz kalın giysiler içinde, ısıtıcılarla çevrili olarak bir iki saatimizi geçiriyoruz dışarıda. Ama üstlerinde incecik gömleklerle bir içeri bir dışarı koşturup duran garsonlar ne yapacak? Sürekli olarak sıcakla soğuk arasında koşturarak servis yapan, üşüyen garsonları düşünen pek yok.

İşletme sahipleri bu konuya bir çözüm getirmeyi düşünüyorlar mı bilmiyorum ama görünen o ki, bu kış en çok da servis personeli açısından zor geçecek.

Haftanın notları

RTÜK Başkanı, internette ‘karmaşa’ olduğunu söylemiş ve bu karmaşanın giderilebilmesi için internetin RTÜK kontrolüne verilmesi gerektiğini ifade etmiş.

(Şaka mı bu? Her şey mi devlete havale edilir, her şey mi bu kadar kontrol altında tutulmak istenir! İnternet zaten baş düşmanımız(!). Şiddet deseniz orada, cinsellik deseniz orada, satanizm vs. hep orada. Bütün kötülüklerin anası internet(!). Türkiye ki, zaten internet sansürü konusunda bir numara, bir de RTÜK’e bağladık mı, sorun morun kalmaz ortada!)

Okan Bayülgen, kızı İstanbul’un doğumundan sonra eşi Şirin’e karşı duygularının değişmediğini belirtmiş ve ‘İstanbul doğduktan sonra evde Şirin ile bir çuvala dönmedik. TV karşısında oturup Aşk-ı Memnu izlemiyoruz. Hunharca flört ediyoruz’ demiş.

(Bayülgen, yeni baba olmuş bir erkek olarak, çuvallaşmaktan ölesiye korktuğunu net bir biçimde dile getirmiş. Bir gün flört duygusunu kaybetmekten duyduğu şiddetli korkuyu açık etmiş. Oysa aşk bazen bir süre için bile olsa sevdiğine sırtını yaslamak, onun sayesinde zaman zaman ‘çuvallaşabilme’ lüksünü bile bulabilmek değil midir? Aşkı ve sevgiyi performans halinde yaşamak bir süre sonra bünyeye ağır gelir...)