Peru'da tacize uğramış çocuklara annelik yaptı

Zeynep Korel, bir zamanların Türk sinemasının yakışıklı aktörlerinden Tanju Korel ile güzel aktristlerinden Hülya Darcan'ın büyük kızı

Pazar, 09 Mayıs 2010 - 05:00

Peru'da tacize uğramış çocuklara annelik yaptı

Röportaj: Seral Cumalı
scumali@posta.com.tr

Çok ünlü bir çiftin kızı olarak nasıl bir çocukluk geçirdiniz?


Yaş 35 olunca sık sık geriye dönüp bakıyorum. Aşırı sevgi dolu bir ailem vardı; çok güzel bir çocukluk geçirdim. 7 yıl boyunca çok evin tek çocuğuydum. Annem bana “Sevgi şımarığı” der. Tam çocuk gibi yaşadık. 12 yaşında hala Barbie bebeklerle oynuyordum.
Babamız bize aşırı düşkündü. Çok üstümüze düşerdi. Akşam 8’de bütün aile sofra başında olunur, ailece yemek yenilirdi. Bayramın birinci günü bütün aile mutlaka anneanneye gidilirdi.

Babanızın yokluğu sizi nasıl etkiledi?

Babamızı kaybettiğimizde hiçbirimiz inanamadık. 6 sene olacak, hala inanamıyoruz. “Uzak bir yere gitti, seyahatte; bir gün gelecek” diyoruz. Çok sık rüyamda da gördüğüm için hep yanımdaymış gibi hissediyorum. İngiltere’de yaşarken Türk arkadaşım Selin’in rüyasına girdi. Selin kafede oturuyormuş.

Yanına babam geliyor; “Aa Tanju Amca, siz ölmemiş miydiniz?” diyor. Babam; “Hayır ben ölmedim, bir film projesi için uzağa gittim. Kızlarla Hülya biliyor bir tek” deyince Selin benim Londra’da yaşadığımı söylüyor. Babam, “Biliyorum o burada yaşadığından beri ben de buradayım. Kızım çok üzülüyor şu günlerde, benim kızımı üzen herkesi parçalamak istiyorum ama yapamıyorum.
Lütfen ona söyle hayat çok kısa, hiçbir şeye üzülmesin, mutlu olmaya baksın. Bu arada oğulların çok tatlı” diyor Selin’e. Selin’in de iki oğlu var. Selin bana bunu anlatınca çok ağladım, annemi aradım.
Annem, “Kızım artık mutlu olman lazım, baban her şeyi görüyor ve orada rahat edemiyor” dedi. Ve ben o an artık pozitif bir insan olma kararı aldım.

Olabildiniz mi?

Meditasyona, yogaya başladım, kişisel gelişim kitapları okudum. “Her şerde bir hayır vardır” dedim. Bunları hep babam beni görüyor diye düşünerek yaptım.
Sonra Selin tekrar aradı ve dedi ki, “Tanju Amca’yı rüyamda gördüm, ben trenle geçiyordum. O da istasyonda oturuyordu. Bana gülerek selam verdi.” Ben çok inanıyorum, babam kesinlikle görüyor, hissediyor. Onun bizle olduğunu biliyorum. Annem hep, “Ben Tanju hayattaymış gibi yaşıyorum” der.

Öyle yaşıyor gerçekten. Uyuduğum zaman babamla rüyamda buluşuyoruz, öpüşüyoruz, koklaşıyoruz. Kardeşim de aynı şeyi söylüyor; “Kokusu burada, sanki sabah buradaydı” diyor. Ölenler hakkında konuşmayı, onları anmayı bırakırsak onları öldürürüz. Ben buna inanıyorum.

Siz neden oyuncu olmak istemediniz?

Hiç merakım olmadı. Sanatçı olunmuyor, sanatçı doğuyorsunuz. Oyun yeteneğim yok, kamera önünde rahat edemem, vücut dilimi kullanamam. Ailem bu işte diye bu işe girip kendime güldürmenin ne alemi var! Zaten herkes bunu yapıyor, o kadar kolay ki şimdi oyuncu olmak; farkım bunu yapmamak olsun!

Sizin yolunuz nereye gitti?

Boğaziçi Üniversitesi Turizm ve Otelciliği bitirdikten sonra “Çok iyi bir otelci olacağım” dedim. İlk Çırağan’da başladım. Sonra hocam Jak Deleon, “Madem otelci olacaksın, İngilizce biliyorsun, başka diller de öğrenmelisin” dedi ve ben İtalya’ya İtalyanca öğrenmeye gittim. Sonra evlendim (Amerikalı bir finans uzmanı) Amerika’ya yerleştim.

Otelcilik yapmadım çünkü kızım Audrey Nazlı (Şimdi 8 yaşında) doğdu, onu bırakamadım. Orada iç tasarım okudum. Babamı kaybettikten sonra onun son günlerini anlattığım bir kitap yazdım. Ve 2.5 yıl önce Peru’da yaşamaya başladık.

Orada nasıl bir hayatın içindeydiniz?

Peru’da hayat muhteşem. 4 ülkede yaşadım, Peru’ya aşık oldum. Türkiye’den sonra yaşayacağım tek yerdir. Peru’da kızım, ben ve yardımcımız yaşıyorduk, eşim şehir dışında çalışıyordu, haftada bir geliyordu.

İngilizce bilmiyorlar, ben de o zaman İspanyolca bilmiyorum. Sessiz Çığlık diye bir kitap yazdım. Gerçek bir hikayeyi roman haline getirdim. Türkiye’de Epsilon Yayınları’ndan basıldı. Oranın hatırı sayılır insanları ile arkadaşlıklar, dostluklar kurdum.

Kimlerdi onlar?

Mesela ünlü yazar David Fishman.  Ülkemizde de kitapları var. Eşi Cecilia Cardenas; harika bir insan. Benim oradaki ailem oldular. David Fishman hem dünyaca ünlü bir yazar, aynı zamanda yaşam koçluğu yapıyor, üniversitesi de var.
Bunların yanısıra kendisini gönüllü işlere adamış. Oradaki rahat yaşamım bana battı. Ben de çocuklarla ilgili gönüllü işler yapmak istediğimi onlara söyledim. ‘Aldeas Infantiles SOS’ adlı kurumda gönüllü çalışmamı önerdiler.

Nasıl bir kurumdu?

Ailesi olmayan ya da öz annesi veya babası tarafından cinsel tacize uğramış çocukların olduğu bir sosyal yardım kurumu. Korkunç hikayeleri var her birinin.
Buranın özelliği; bu çocuklar 18 yaşına gelince sokağa bırakılmıyor. ‘Gençler evi’ne gönderiliyorlar. Üniversiteyi bitirip elleri iş tutuncaya, kendi paralarını kazanıncaya kadar bu çocuklara bakılıyor. Burası yardımlarla ayakta duruyor.

Neydi çocukların hikayeleri?

Öz babası 6 yaşında defalarca tecavüz etmiş. Bir başka çocuğun koluna sırf zevk için babası kaynar su dökmüş. Claudia diye bir bebek vardı, ailesi üç aylıkken onu havaalanında 70 dolara satarken yakalanmış. Nasıl güzel bir çocuk. Onu üç aylıktan beri tanıyorum, öyle anlayışlı, öyle olgundu ki!

Siz orada nasıl bir çalışma yaptınız?

Her salı ve perşembe oradaki çocuklara İngilizce dersi verdim. 0- 15 yaşındaki çocukların bulunduğu bir yerdi ve kızımı da oraya götürdüm. Onları görünce suçluluk hissediyorsunuz, “Ben niye böyle yaşıyorum, çocuğum niye böyle yaşıyor” diye.
Nazlı, Güney Amerika’nın en iyi okuluna gidiyordu. Evine geliyor, pembe odasında prenses gibi yaşıyordu. Benim kızımla hiçbir farkları yok, sadece onlar şanssız doğmuş.
Tek ihtiyaçları olan sevgi, ilgi. Annem Peru’ya geldiği zaman onu da götürdüm. Çocuklar üstüne öyle bir atladı ki, annem yere düştü. Tek istekleri sarılmak, dokunmak.

Kızınız Nazlı çocuklarla nasıl bir ilişki kurmuştu?

Nazlı’nın en iyi arkadaşı Lisa diye AIDS’li bir kızdı. Taşıyıcıydı. Annesi, babası AIDS’ten ölmüş, ağabeyi araba camlarını temizleyerek yaşıyor, o da AIDS’li. Nazlı ve Lisa yakın arkadaş oldular, oynadılar. Nazlı şunu bilsin istedim: Bizim yaşadığımız fantastik bir hayat. Biz gerçek bir hayat yaşamıyoruz.
Hayat aslında bu, bunu gör, sahip olduklarının kıymetini bil. Ama bir gün bunları kaybedebileceğini de bil.
Bu çocukların senden hiçbir farkı yok. Nazlı eve gelince, “Anne onların her şeylerine evet dedim. Onları hiç üzmedim” derdi. Onları hep memnun etmeye çalıştı. Oyuncaklarını, giysilerini onlara hediye götürdü.

Şimdi o çocuklarla bağlantınız sürüyor mu?

Oradaki arkadaşlarım vasıtasıyla sürüyor. David ve Cecilia bana onların fotoğraflarını gönderiyorlar. Çok özlüyorum. Bana ‘Madre Zeynep’ (Zeynep Anne) derlerdi. En kısa zamanda gideceğim onları görmeye.

Peru’nun diğer yüzünü buraya getirdiniz. Peru kumaşlarından çantalar yapma fikri nasıl ortaya çıktı?

12 yıl sonra hayatımı değiştirmeye karar verdim, eşimle çok medeni bir şekilde ayrıldık. Her kadın gibi çantaya düşkünüm. Fakat buraya gelince; ünlü tasarımcıların çantalarının taklitlerinin çok fazla kullanıldığını gördüm.
Utanmaz bir şekilde insanlar bunları satıyor ve alıyor. Korsan film, korsan kitap gibi. O çantalar Çin’de yapılıyor, elleri küçük olduğu için küçücük çocuklar çalıştırılıyor. Küçücük elleriyle zımbaları daha kolay yerleştirirler diye.
Paranız varsa gerçeğini alın; birisi olmaya çalışmayın! Ben bu nedenle daha farklı, daha özgün, kimsede olmayan çantalar yapmaya karar verdim. Peru’nun dokuma kumaşları rengarenk; onlardan çantalar yaptım. ‘Piura’ adını verdim markama da.

Piura ne?

Peru’nun kuzey batısında bir bölge. Çantaları oradan gelen kumaşlarla yapıyorum. Onların dışında, Perulu kadınların elleriyle yaptığı dokumalar vardır, tablo gibi işlerler. Hepsinin bir hikayesi olur.
Mesela bir pazar yeri, ya da çocuklar için Rapunzel hikayesini dokuyorlar. Deli işi bir emek. Bu dokumaları çerçeve yapıp duvara da asabilirsiniz. Bir sanat eseri.
Bu dokumalardan çantalar, kalem ve makyaj çantaları, küçük para çantaları, fırın eldivenleri, masa örtüsü yaptım. Onların dışında bazı objelerden çantalar yaptım. Mesela 45’lik plaktan gece çantası yaptım.
İskambil kağıtlarından çanta yaptım. Şunu da söyleyeyim, ben tasarımcı değilim. Bu tamamiyle benim seyahatlerimden, yaşadığım yerlerde beynimde fotoğrafladığım birikimimle ortaya çıkardığım şeyler. Yoksa ben çantacı da değilim, Louis Vuitton kalitesinde çanta yapmıyorum, el emeği, göz nuru bir işe girdim.

Tahta çanta da ilginç.

Tahta çantayı Londra’da bir vintage store’dan aldım. Birkaç akademi öğrencisiyle anlaştım. Tahta çantaların üzerine resim yapacaklar. Resimler, müşterinin isteğine göre yapılacak. Çocuğunuzun, kedinizin, ne istiyorsanız onun resmi yapılacak ve ikincisi başkasında olmayacak. Kişiye özel olacak.

Nerede satılacak?

Billstore’larda satılacak. Billstore konsept dükkan; çantalarımın her yerde olmasını istemiyorum. Bir de internet üzerinden satmayı düşünüyorum...

4