'Popstarlık bana göre değil'

Yedi yıl aradan sonra 'Topyekûn' adını verdiği albümünü çıkaran Levent Yüksel, piyasada çok sayıda pop albümü olduğu için artık utanarak “Popçuyum” dediğini söyledi. Başarılı sanatçı, yıllar önce geçirdiği rahatsızlık nedeniyle ölümden dönmesini, yaşadığı zor dönemi ve ilginç deneyimini gözleri dolarak anlattı. Hafta Sonu Dergisi'ne...

12 Ocak 2013, Cumartesi 05:00
A A

- Neden albüm çıkarmak için yedi yıl ara verdiniz?

Müzik şirketimi değiştirdiğim için etkilendim, üç senem öyle geçti. Bir de ince eleyip sık dokudum. Eskiden “Popçuyum” derken övünürdüm. Şimdi “Ne iş yapıyorsun?” diye sorduklarında ufalarak “Popçuyum” diyorum. Çünkü herkesin bir pop albümü var.

- Popçunun tarifi nedir?

(Gülüyor)Pop müzik, popüler kültüre hitap ediyor. Pop standardında bir sanatçı olduysan, başkalarına dil uzatman lazım. Sadece popçu kimliğinle maalesef bu piyasada yer alamıyorsun. Gördüm, yaşadım ve biliyorum. Pop star olmak bana göre değil. İki-üç korumayla geziyorlar. Kimiz ki biz (gülüyor)?

- Levent Yüksel kim?

Sıradan bir vatandaş... Müzik dışında hiçbir tarakta bezi olmayan bir eleman... Kiminin taksileri, kiminin inşaat makinaları varmış. Onlara imreniyorum, bende ticaret kafası hiç yok. Mesela akşamları dışarı çıkmıyor, etrafta görünmüyorum. Bazen çıktığımda basın mensupları yanıma gelip “Fotoğrafınızı çekelim” diyorlar. “Neden çekiyorsunuz ki beni?” diye soruyorum “Abi, bu akşam iş yok da” cevabını veriyorlar (kahkahalar)...

“Hâlâ 20 yıllık şarkılarımı istiyorlar”

- Ara verdiğiniz yedi yıl boyunca geçiminizi sadece konserlerden mi sağladınız?

Tüm gelirim sahneden. Konserlerim çok iyi geçiyor. ‘Med-Cezir’i 20 sene önce yaptım. Hâlâ o albümden parçalar istiyorlar. Bu benim için mükemmel bir şey. Çünkü benim gibi klasik olmuş iki sanatçı daha var: Biri MFÖ, diğeri Bülent Ortaçgil.

- Sizin hayranlarınız pek kıskanç değil galiba.

Doğru. Konserlerim sırasında bakıyorum; kadın-erkek hepsi beni seviyor.

- Bir de sizin şarkılarınız dinlendikçe daha çok seviliyor sanki.

‘Med Cezir’ albümüm martın 25’inde çıkmıştı, haziran ayının ortalarında patladı. O zamanlar Bebek’te bir kasetçi vardı. “Benim albüm sattı mı?” diye sorardım. “Yok abi, 10 tane albüm geldi, bir tane bile satamadık” derdi (gülüyor).

- Hiç değişmediniz. Sırrınız ne?

Saçlarım beyazlaştı. Kaşlarım gitti ve geldi. 48 yaşına geldim. Ufak tefek olduğum için olabilir. ‘Bodur piliç her dem taze’ (kahkahalar). Sezen Aksu’nun lafıdır, şimdi bana geçti (gülüyor).

“Ölümden döndüm”

- Hayata bakış açınız da değişmiş anlaşılan.

Geçirdiğim hastalık bana çok büyük bir ders oldu. Ölümden döndüm. Hayatta önemli olanın, para pul değil, geçirdiğin vakit olduğunu anladım. Yaşamdan zevk almak, hayatı anlamlı kılmak önemli. Hastalıktan sonra konuşma zorluğu çektim. Tekrar müziğe dönmem bir mucizeydi. Doktorum Sema Öztürk “İyileşme sürecin 1.5 sene. İyileşene kadar insan içine çıkma ve bir şey yapma” dedi.

Evde önce basgitarıma sarıldım. Sağ tarafım felçti. Yavaş yavaş çalışmaya başladım. Hastalığı yenmeye çalışırken Fahir Atakoğlu geldi, “Benim ‘İstanbul’ şarkımı açıkhava konserinde söyler misin?” dedi. Çok sevindim ve söyledim. Seyirci, hastalıktan sonra sesimi ilk kez duyuyordu. Herkes ayağa kalkıp alkışlamıştı. İnanılmaz heyecanlıydım. Konser bittiğinde doktorum Sema Hanım kulise geldi, “Leventciğim” diye boynuma sarıldı.

Şakır şakır ağlıyor, bir taraftan da “Seninle gurur duyuyorum” diyordu (gözleri doluyor). Hakikaten bu hastalığı geçirip de sağlam kalan insan çok az. Düşünün; hastanedeyken portakal getiriyorlardı, bıçakla kesmeye çalışıyordum. Ama bıçağı tutamıyordum bile... Yardım etmek istiyorlardı, kendim başarmaya çalışıyordum.

- Size o dönem en büyük destek kimden gelmişti?

Hiç kimseden. Tek başıma hastalıkla başa çıktım. Hani ‘Beni Benimle Bırak Giderken’ şarkısı var ya, aynı öyleydim (gülüyor).

- Arkasını dönenler olmuş muydu?

Yok, hiç olmadı. “Beyaz ışığa yükseliyordum...”

- Ölüm korkusu yaşadınız mı o günlerde?

Ölümden katiyen korkmuyordum. Hastaneye yatmadan önce çok başım ağrıyordu. Çin gribine benzer bir şeydi. Sürekli burnum akıyordu. Sertab’la (Erener) hastaneye gitmiştik. Doktor grip diye, neredeyse 20 ilaç yazmıştı. Bir gün iki haptan birini içtim, ikincisini alacağım, suyu yere dökmüşüm, farkında değilim. Yere yığılmışım... Sertab kendime geleyim diye tokat atıyor, “Niye bana tokat atıyorsun?” diyeceğim, diyemiyorum. Neyse ki Sertab yanımda ve bana sarılmış. Kusmuşum. Hastaneye gittik. Kan sulandırıcı bir ilaç yaptılar, rahat uyumam için de başka bir ilaç verdiler. “Uyanmasını bekleyeceğiz” dediler.

- Sonra?

İki gün sonra kendime geldim. Ama onlara göre iki gün, benim için 15-20 saniye. Gözlerimi kapattıktan sonra muhteşem bir beyaz ışık görmüştüm. O ışığa yükseliyordum. Arkamda karım mı, annem mi ağlıyor, umurumda değildi. Çok mutluydum. Sonra yaşlı, beyazlar giymiş bir adam, beni omzumdan çekti. Yüzüne bakmak istedim, göstermedi. “Senin görevin daha bitmedi” dedi. O an gözlerimi açtım ve ağlamaya başladım.

- Çok acayip bir olay.

Bunu doktoruma anlattım, “Sen bir şeyler yaşamışsın. İster hayal, ister gerçek de, karar senin” dedi.

(05.12.2013 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.