Selcen Doğan Ağakay

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Pozitif düşünce yoksa şişirilmiş bir balon mu?

Pazar, 28 Mart 2010 - 05:00

Diyorlar ki; pozitif düşünce anlayışı, aslında birtakım kişilere para kazandırmaktan öteye gitmeyen ‘koca bir balon’.
Diyorlar ki; pozitif düşünce ile kapitalizm arasında bir işbirliği ilişkisi var. Tüketim kültürü, bireyleri hep daha çok şey hak ettiklerine inandırdıkça, bireyler de imkanlarının ötesinde şeyler istemeye başlıyor. Kriz, kıyamet de bundan kopuyor. ABD bu yüzden bunları yaşıyor.
Pozitif düşünce ile kapitalizm arasında illa ki bir ilişki var. O meşhur Secret felsefesi değil miydi ‘Evren koskoca bir süpermarket, iste ve al!’ diyen? İnsanların istediği zenginliklere, teknelere, uçaklara, villalara kavuşma arzusunu ‘pozitif düşünce’ pompalayarak körükleyen?
Bu açıdan bakınca, yani maddiyatla direkt bağlantı kurunca, pozitif düşünce anlayışı bir balon. Yok öyle ‘Hayal et, iste, resmini duvara yapıştır, senin olsun’ diye bir dünya.
Ama bırakın yatı, katı, uçağı bir yana, insana kendini iyi hissettirmek içindir pozitif düşünce. İyileştirir, tedavi eder ruhu, hatta kimi zaman bedeni de. İyi hissetmek, iyi düşünmek, mutlu olmak için olumlu düşünmeye devam tabii ama, sadece pozitif düşünceye sığınıp dünya nimetlerine sahip olabileceğini ümit etmek vahim bir çaba.

Şöhretiyle ne yapacağını bilememek

Ağır geliyor. ‘Şöhret’, zamane medyatiklerinin omuzlarına ağır bir yük gibi biniyor. Bünyelerinde arıza yaratıyor.
Arap ülkelerinde geniş bir hayran kitlesi olan oyuncu Kıvanç Tatlıtuğ, kendisiyle röportaj yapmak isteyen Mısır televizyonuna, ancak 75 bin euro karşılığında röportaj verebileceğini söylüyor.
Tam olarak ne iş yaptığını hala anlayamamış olduğumuz Tuğba Özay, öldükten sonra kendisiyle ilgili bir müze açılmasını vasiyet ettiğini, içine aldığı ödüllerin, fotoğraflarının konulmasını istediğini; kıyafetlerinin ise cansız mankenler üzerinde sergilenmesini arzu ettiğini söylüyor. Sağolsun Özay, böyle bir müzenin açılabileceğinden ve hatta ziyaretçi bulacağından o kadar emin ki, buradan elde edilecek gelirle de çocuklara yardım yapılmasını uygun gördüğünü belirtiyor.
Tuğba Özay’la ‘mahpus görmüşlük’ gibi ortak bir noktası olan ve tıpkı Özay gibi cezaevi hayatını kitap lerle ilgili bir de film yapacağını söylüyor. Sosyal sorumluluk hassasiyeti göstermek moda oldu ya, tıpkı Özay gibi o da kitabının ve filminin kadın haklarını savunacağını beyan ediyor.
Hani ‘etinden, sütünden, yününden’ derler ya, bizim medyatikler ‘üç kuruş şöhretle’ ne yapacağını şaşırmış vaziyette, ‘sineğin yağını çıkarmaya’ çalışıyorlar. Bu şişik egoların havasını arada bir almak lazım, yoksa Allah muhafaza, bir patladılar mı, ortalık olur toz duman.

İngilizler açılmaya, Fransızlar kapanmaya hasret

Birinde İngiliz muhalefet lideri David Cameron’un eşinin açılmış, saçılmış(!) fotoğrafları var. Diğerinde Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin asık suratlı bir fotoğrafı.
İngiltere’ye ilişkin haberde, mayıs ayında yapılacak genel seçimler sonrasında Başbakan olması beklenen David Cameron’un eşi Samantha’nın güzelliğini sergilediği fotoğrafların tam da seçimler öncesinde yayınlanmasının bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğu söyleniyor. Cameron’un eşinin, Fransa Cumhurbaşkanı’nın eşi Carla Bruni’nin tahtını sallayacağı iddia ediliyor. Yani İngiliz seçmenler Fransa first lady’sine öykünüyor.
Fransa’ya ilişkin haberde ise seçmenlerin yüzde 54’ünün Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin ‘cumhurbaşkanına yakışır bir tarz benimsemesini’ istediği söyleniyor. Doğal tavırlarıyla dikkat çeken Sarkozy’den daha fazla ciddiyet ve ağırbaşlılık beklendiğinin altı çiziliyor.
Ya siyaset erkeklere ciddi, ağırbaşlı bir rol uygun görüp kadınlara ‘fotomodel kıvamında first lady’ rolü biçiyor ya da İngilizler biraz açılıp saçılarak rahatlamak, Fransızlar ise ciddileşip kapanmak istiyor.

Platonik aşk kalp dostu çıktı

Amerikalı tombik kadınların ‘kutsal’ bir şahsiyetmiş gibi önerdiği sağlık reçetelerini dinlediği ünlü doktor Mehmet Öz’den sonra kalp damar cerrahı Bingür Sönmez’in kalp sağlığı için yaptığı yorumlar gerçekten ilaç gibi geldi.
Kalbimize ve vücudumuza bir makineymiş gibi yaklaşan ve ‘ruh’tan gittikçe uzaklaşan reçetelere o kadar alıştık ki, ünlü doktor Bingür Sönmez’in ‘Platonik ve tasavvufi aşk kalbe iyi gelir’ yorumunu okuyunca afallayıp kaldık.
Özetleyecek olursam, diyor ki Sönmez hoca, ‘Öyle bir avuç fındık, ceviz yemekle, yumurtayla kalbiniz sağlıklı olacak diye bir şey yok. Kalbinizin sağlıklı olması için hem uzak durmanız gereken hem de yapmanız gereken birçok şey var. Ama dışardan alamayacağınız bir şey var ki, o da platonik aşk, tasavvufi aşk. İşte bunun verdiği mutluluk kalbe iyi geliyor’.
Hocaya göre ‘fiziksel’ aşk, adrenalin salgılatıyor, ki bu da kalp damarlarında problem yaratıyor. Oysa ‘platonik’ aşk, endorfin salgılatıyor, ve bu da mutlu olmanızı, ömrünüzün uzamasını sağlıyor. İster eşinize, ister çocuğunuza, isterseniz işinize ya da başka bir şeye aşık olun, isterseniz tasavvufi bir aşk duyun, bunlar kalbinize iyi gelen duygular.
Modern dünya, günlük ve haftalık reçetelerin peşinde koşmaya, ‘bedeni’ ruhtan soyutlamaya devam ede dursun, kalp neye ihtiyaç duyduğunu hep bilecek aslında. İş ki siz fındığın cevizin hesabını tutmak yerine, duygularınızın farkında olmaya bakın.
Adrenalinin değil, endorfinin peşine düşün. Psikiyatr Engin Geçtan’ın deyişiyle ‘Duygusal kompartımanı boş bırakmayın’...

Haftanın notları

Son yıllarda Batı ülkelerinde yükselen ‘İslamofobik’ hareketler, Almanya’da yaşayan tasarımcı Melih Kesmen’i sloganlı tişörtler ve rozetler yapmaya yönlendirmiş. Styleislam markasıyla satılan tişörtlerde ‘İsa ve Muhammed kader kardeşleridir’, ‘Türban benim hakkım, benim seçimim, benim yaşamım’ ve ‘Terörizmin dini yoktur’ gibi sloganlar yer alıyormuş. (Karikatür kriziydi, türban kriziydi, minare kriziydi derken, hayat Avrupa’da yaşayan Müslümanlar için giderek daha da zorlaştı. Bu tişörtler tepkisel ama barışçıl bir hareketi temsil etse de, metroda karşınızda oturan gencin üzerinde terörizmle ilgili bir şey yazması, o an hiç aklınızda yokken karşınızdakini terörizmle bağdaştırmanıza sebep olmaz mı?)

Uluslararası Af Örgütü, AB üyelerini, yasaklanan işkence aletleri ticaretini devam ettirmekle suçlamış. Örgütün raporuna göre, birçok AB üyesi ülke, metal parmak kelepçeleri, elektroşoklar, ayak zincirleri ve duvara sabitleme ekipmanı gibi işkence aletlerinin ticaretini yapıyormuş. Raporda, tüm AB üyesi ülkelerin polis ve güvenlik ekipmanı ihracatını beyan etmek zorunda olmalarına rağmen, sadece birkaçının buna uyduğu da ifade edilmiş. (Sen tut tüm dünyaya insan hakları hakkında ahkam kes, demokrasi hakkında nutuklar çek, ondan sonra kalk, satışı yasak olan işkence aletleri ticareti yap. AB yönetmelikleri falan hikaye, işkence aletinden para kazanmak şahane!)