Rahmi Koç'un tamamlanmayan yatırımı!

Cuma, 02 Nisan 2010 - 05:00

Yeni yayınladığımız CEO LIFE dergisi için Rahmi Koç ile özel bir görüşme yaptık. Tekne ve deniz tutkusunu konuştuğumuz o söyleşide, Rahmi Bey’in, daha önce duymadığım bir girişimini dinleme şansım oldu. Belki bu konu ilk defa basına yansıyordur, tam emin değilim. Şimdi çok sayıda girişimcinin girdiği, onlarca yöneticinin emeklilik dönemi için ‘hayalini’ kurduğu şarap işine, Rahmi Bey, 1980’lerde ilgi duymuş. Hatta epey araştırma yapmış, uzmanlar getirtmiş, bağ bakmış, fizibilite hazırlamış. Rahmi Bey, ‘Memlekette turizm var, şarap işi büyüyecek’ diye başlamış. Sonrasında İsviçre’den bir şirketle anlaşmış. Yarım ton üzüm göndermişler. Kırmızı ve beyaz. Ondan İsviçre’de şarap yapılmış. Ertesi yıl bir daha göndermişler. Ancak, İsviçre’den şaşırtan bir mesaj gelmiş:

“Bunlar hiçbir işe yaramadı. Çünkü, sizin bağlarda devamlılık yok.”

Yılmadan üretime devam

Rahmi Koç ve ekibi yılmamış, üçüncü yıl da üzüm göndermiş. Bu sefer de “Sizin şişelerin ağzı standart değil, bazılarından mantar kaçırıyor” değerlendirmesini yapmışlar.

İsviçre’ye birkaç defa daha üzüm, örnek üretilmiş şarap ve şişelenmiş şarap üçlüsü gönderilmiş. Ancak, yine uzmanlar beğenmemişler ve nihai değerlendirmeyi yapmışlar:

“Eğer bu işe girecekseniz, mutlaka kendi bağınızı almanız gerekiyor. Kendi bağınız olmadan standardı yakalayamazsınız.” Koç ve ekibinin ilk sorusu, “Peki bağ için ne kadar beklemek lazım” olmuş. “Beş yıl bağ sürer, ondan sonra şarabı üreteceksiniz, bir 5 yıl da üstüne yatacaksınız. Toplam 10 yılı bulur” yanıtını almış.

‘Bağ yerine şato alın’

Görüşünü aldığı bir bankacı arkadaşından şu öneri gelmiş: “Bırak Türkiye’de şarap üretmeyi. Fransa’da şato al, gelecekte ithalat serbest bırakılır, oradan ülkeye getirirsin.” Beğendikleri bir şatoyu incelerken, Fransızlardan birisi sormuş: “Sizin bütçeniz nedir?” Rahmi Koç, o günü şöyle anlatıyor:

“Bütçemi söyleyince, adam şaşırdı. ‘Kusura bakmayın, bu bütçeyle sen ömür boyu fena şarap içersin, bütün eşin dostun da sana küfreder’ dedi. Bunun üzerine dosyayı kaldırdık.”

Kalkan bu dosyanın yerine denizcilik tutkusu aldı. Nazenin teknesiyle tutkusunu hayata geçiren Rahmi Koç, yatırım tarafını da RMK Marine ile sürdürüyor ve 500 büyük şirket arasına girebilecek kadar da iddialı şekilde büyütüyor.

Türkiye payını alabilecek mi?

Başbakanlık Yatırım ve Destekleme Ajansı Başkanı Alpaslan Korkmaz, 2009 yılını değerlendirip yeni döneme ilişkin tahmin yaparken, “2010, en az geçen yıl kadar iyi olacak” diye konuştu. Korkmaz’a göre, Türkiye’ye 2009’da 7.6 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye girişi oldu ve içinde bulunduğumuz yıl en az bu kadar bir yatırım olabilecek... Bazıları Korkmaz’ın bu tahminini abartılı bulabilir. Ancak, son tahminler, Türkiye’nin de dahil olduğu ‘gelişmekte olan ülkeleri’ öne çıkarıyor. Geçtiğimiz günlerde böyle bir rapor okudum. Korkmaz’ın analizini destekleyen bu rapora göre, dünyadaki satın alma ve birleşmelerde, gelişmekte olanların payı artıyor. Şöyle ki, hem bu ülkelerdeki şirketler, gelişmiş ya da diğer ülke şirketleri tarafından satın alınıyor. Hem de gelişmekte olan ülkelerin büyükleri, diğer ülkelerdeki şirketleri bünyesine dahil ediyor. Bu gelişmeyi, Goldman Sachs’ın Mali İşler Direktörü David Viniar, “Gelişmekte olan ülkelerin yüz yılı olacak” diye değerlendiriyor.

Yapılan araştırmalar, gelişmekte olan ülkelerden giderek daha fazla başarılı şirketlerin ortaya çıktığını gösteriyor. Büyümek ve elindeki nakitleri değerlendirmek için bu şirketleri almak isteyen şirketlerin sayısı da giderek artıyor. Birleşme ve satın alma verilerine bakın, gerçeği göreceksiniz. Örneğin, 2000’lerde toplam satın almalar içinde gelişmekte olan ülkelerin payı yüzde 10’ların altındaydı. 2005 yılında bile yüzde 14 düzeyindeydi. 2009’da dünyadaki toplam birleşme ve satın alma işlem hacmi 2.1 trilyon dolardı. Gelişmekte olanların payı yüzde 24.6 idi. 2010 yılının 2 Mart’ı itibarıyla toplam işlem hacmi 395 milyar dolara ulaştı. Gelişmekte olan ülkelerin payı ise, sıkı durun, yüzde 34’e yaklaştı. Ve bu rakamları Hindistan, Çin, Brezilya gibi ülkeler sürüklüyor. Türkiye, siyasi ve ekonomik istikrarı sağlarsa, bu pastadan rahatlıkla kendine düşen payı alabilir.

Çağlayan, Merkez Bankası başkanına niye inanmıyor?

Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’ı dinledim. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’a eleştirilerine devam ediyordu. Birkaç hafta öncesinde de şu eleştirisini okumuştum: “Merkez Bankası’na zaman zaman başarı ödülleri veriliyor. Bir başarı ödülünün de bu çerçevede verilmesi lazım: Kuru tam 7 yıl baskı altında tutup, Türkiye’yi ithalat cennetine çevirdiği için.” Bunları okuyunca, Çağlayan’ın kuru yüksek tutma formülünü bildiğini düşünüyorum. Belki ekonomideki düzelme ve yabancı sermaye girişi nedeniyle kur önümüzdeki dönem baskı altında kalmaya devam edecek. Merkez Bankası’nın milyarlarca dolarlık ve büyük çaplı alımlarla müdahalesi beklenmiyor. Bence düşük kur dönemine girilmeden, Çağlayan, Merkez Bankası başkanı ile bir araya gelip, ‘Kuru düşük tutma formülünü açıklamalı ve ikna etmeli.’ Tabii varsa bunun formülü... Ya da Merkez Bankası başkanı, devlet bakanını ikna etmeli ve bu tartışma bitmeli.