'Ram Ram Tanrım milletimi koru'

'Ram Ram Tanrım milletimi koru'

Uçsuz bucaksız göklerde uçmuş, barışa hasret, hep geleceğe kanat çırpmıştı. Kimi zaman Londra Senfoni Orkestrası’ndan duyulan Ravi Shankar’ın Sitar Konçertosu’nda ya da Rabindranat Tagor’un mısralarında yaşamıştı. İsmi olsa da cismi notalarda, satırlarda gezip duruyordu. Barış Güvercin’i uçuyordu ama Hindistan, sadece Ganj değil ki. Topraklar alabildiğine uzayıp gidiyor, sadece Müslümanlar’ı değil yüzlerce inanç ve milliyeti barındırıyordu. Karmakarışık toplumun tümü, çivili zemini yatak, ineği de kutsal saymamıştı ki! Mücadele alanı, sadece egemen İngilizler değildi. Müslümanlar da Hindistan’dan ayrılmayı istiyorlardı. Beraber ve eşit koşullarda barış içinde yaşamak düşünce olarak güzeldi ama milliyet, din ve dil ayrımı ağır basıyordu. Gandi ve Cinnah’ın yolları Hindistan ve Pakistan olarak ayrılacaktı. Tıpkı şairler Tagore ve İkbal’in ayrılışı gibi. Azrail ona pusu kurduğunda Gandi 79 yaşındaydı ve yorgundu. Bunca zorluklara kanat çırpıp, umuda konduğunda, şiddetin tetiği çoktan çekilmişti. Üstelik tetikçi, bir Müslüman ayrılıkçı da değildi. Barışa gönül veren, baskı ve şiddetin soğuk eline, bir kır çiçeği ile uzanan adamın, geride kalanlara bıraktığı bu en büyük mirası, Nehru ya da bu liderin kızı Oxford’lu İndria Gandi de üstlenecekti. Ancak, bu mirası isteyenler kadar, ölümüne karşı çıkıp, silaha sarılanlar da her zaman olacaktı.

Barışın felsefesi

Mohandas Karamchand yani benimsenen adıyla Mahatma Gandi. Milli kahramanların hayatında sürekli rastladığımız “yoksulluk içinde yaşayan, fakir bir aileden gelmek” gibi, alıştığımız geleneğin dışındaki nadir liderlerden biridir. Bazen konuşup, bazen susarak, kimi zaman oruç tutarak milyonları peşinden sürüklemiştir. Gelmiş geçmiş, baş kaldıran veya baş veren, aynı zamanda aklı değil, bedeni en zayıf liderdir. Baş kaldırıyor ama silahı yok. Koca bir yüreğe ve eğilmez bir başa sahip aynı zamanda. Gandi, sömürü kıskacındaki Hindistan’ın, toplum olarak çok zayıf düştüğü bu ilk dönemlerde, milletinin fertlerinden ayrı bir bedene sahip olmamıştır. Onlar gibi zayıf ve geleneksel kıyafet sari içinde tam bir ‘Hint Fakiri’dir. İhtilalcidir ama ne Panço Villa, ne Zapata, ne de bir başkasıdır. Diğer başkaldıran isyan liderlerinden farklı olup, silah kuşanmamıştır. Onun silahlı hiç fotoğrafını görmedim. Silahı belinde değil, dilindedir. Dilini ise aklı tetiklemiştir.

Güvercinleri de vururlar

Gandi’yi diğer liderlerden farklı kılan, zamanımızda pek kabule şayan olmayan “mücadeleyi barış yolu ile sürdürmek” yöntemidir. Bu sebeple bir atmaca değil, resmen barış güvercinidir. Ama atmacalar her yerde, her zaman vardır ve bize geçmişten bu güne, aynı filmi takdim ederler: “Güvercinler de vururlar...”

1869’da Porbandar şehrinde doğmuştu. Aristokrat bir aileden geliyordu. Babası, politik bir başkandı. Refaha açılan zenginlikle bezenmiş yıllarını, baba parası ile har vurup harman savuran bir mirasyedi gibi geçirmedi. Elbette başında kavak yellerinin estiği dönemler olmuştur. Yabancı kadın gazetecilerin fevkalade ilgisine mazhar olmuştur. Bu ilgide ne denli aşki bir durumun olduğunu bilemeyiz. Dedik ya, az konuşan, ser verip sır vermeyen, politikanın ve hayatın tedris-i rahlesinden geçmiş bir lider. Karşıtlarının kafasını kırmamış da, ceviz mi kıracak?

Son tahlilde ne aldattığını ne de aldandığını söylemek mümkün. Önce Ahmetabat Üniversitesi’ni bitirmiş ve 1888’den sonra Londra’da hukuk tahsil etmişti. Bombay’da saygıdeğer bir avukattı. Fakat kişilerin değil, toplumların avukata daha çok ihtiyaç duyduğunun bilincindeydi. Bu nedenle 1893-1914 yılları arasında Güney Afrika’da İngilizler’e karşı isyan hareketini sürdürecek ve sömürüye ‘müdahil’ olacaktı. Amristarda halkı kılıçtan geçiren İngilizler’e düşmanlığı artıyor ve mücadelesini de başlatıyordu. Ne yapıyordu Gandi? Orada yaşayan 150 bin Hintli’nin avukatlığını üstlenmiş ve sadece Hindistan’daki İngilizler’i değil, Londra’daki idareyi de sarsmıştı. O artık Hint milli varlığının bir timsaliydi ve ‘büyük ruh’ anlamına gelen Mahatma ünvanı ile anılıyordu. Devlet okullarına çocuklarını göndermiyor, devlet memuriyetlerini kabul etmiyor hürriyet için sürdürdüğü propaganda eylemlerinde asla silah kullanmıyordu. Eylemleri 1922 yılında düzenlenen Delhi Kongresi’ne kadar devam edecek, Gandi İngilizler tarafından ihtilalci olduğu gerekçesi ile tutuklunacaktı. Ancak başlattığı açlık grevi ve tevkif edilmesini de protesto etmiş, Hint halkının aziz gibi gördüğü adamın ölümüne sebep olma korkusu ile serbest bırakılmıştı.

Gandi sonraları çeşitli zamanlarda tevkifler yaşamış, ancak sadece serbest bırakılması için değil, alt sınıfın sorunlarına dikkat çekmek için açlık grevlerini tekrarlamıştı. Tutuklu bulunduğu zamanlarda ise gücü yettiği kadar oruç tutuyordu. Sadece su ve pirinç ile yaşıyordu. Kıyafeti ise beyaz bir sariden ibaretti. Manevi değerlerinin kaynağı ise bağlı olduğu Jaina-Cayna inancıydı. Yeni Delhi’deydi. (30 Ocak 1948) Hindu-Müslüman birliği için yaptığı son açlık grevi yüzünden oldukça zayıf düşmüştü.

Ölürken barışı selamladı

Torunlarının yardımı ile dua etmek için Birla House’a doğru yola çıkmıştı. Kalabalığın arasından Nathuram- Godse’nin kendisine doğrulttuğu silahı gördüğünde, neler hissetti bilinmez. 3 el silah sesinin ardından yere yığılırken, ellerini yüzüne doğru kaldırmış ve Hindu selamı vermişti. Sadece milletini mi selamlıyordu? Ölüme barışı da selamlayarak giden bu fakirin bedeni, öylesine küçük, öylesine güçsüz olmalı ki, yere kapaklandığında hiç ses çıkmamıştı. Silahın sesiyle ürküp, yakındaki yüksek bir yere tüneyen güvercinler bile kıpırdamıyordu... Yattığı yerde “Ram Ram yani, Tanrım Tanrım milletimi koru” diyordu. Dudaklarını açmak için son bir çaba gösterdi. Başaramadı. O zaman gözleri konuşmalıydı. Bedenine sarılanlar ağlıyordu. İhtimal ki Azrail geldiğine, tekrar kanatlanan güvercinleri görmüştü. Barış, kimi günler savaştan da ağır olabilirdi. Güvercinler nazik kanatlarıyla bu ağırlığı nasıl taşıyacak, nasıl uçabileceklerdi...

‘Karımı aldatmadım’ diyen lider, zifaf gecesinden, genelevden kovuluşuna dek kadınlara nasıl bakıyor?

Ne hak yedi ne de et... “Akılcılık, Gandi için en başta geliyordu. Yani, ‘aklın yolu bir’di. Eğer akıl kirli kalıyorsa, bunun perhizle temizlenmesi mümkün değildi. Çünkü bedenle zihin arasında sıkı bir bağ vardı. Zavallı eğilimleri yok etmenin yolu ise, yiyecek ve içeceği azaltmaktan geçiyordu. Gandi burada oruç tutmayı öneriyordu. “Nefsime egemen olmak amacıyla, oruç tutmaya başladım. Hindular oruç günleri genellikle süt ve meyva yerler. Ama böyle bir orucu ben her gün tutmaktaydım. Bu kez tam oruç tutmaya başladım. Ağzıma, meyvadan başka bir şey koymuyordum. Bu deneyime başladığım zaman rastlantı olarak Hindular’ın Shravan ayı ile Müslümanlar’ın Ramazan ayı aynı günlere rastlamıştı. Yanımda dört-beş Müslüman vardı. Hepsini dinlerinin gereklerini yerine getirmeye zorluyor, her günkü namazlarını kaçırmamalarına dikkat ediyordum. Aynı zamanda aramızda Hıristiyanlar ve başka din unsurları da vardı. Bütün ay boyunca genç Müslümanlar’ı, Ramazan orucu tutmaya razı ettim. Hepsi orucun yararına inandı ve aralarında ‘birlik ruhu’ gelişti.” En zorunlu hallerde mesela diğerlerinden rahatsız olduğu dönemde bile, ağzına süt koymuyordu. Dr. Allison’un tedavisi yararlı olmuş ama tümüyle iyileşmemişti. Vücudunun besine ihtiyacı vardı ama o direniyordu. Aklında hep şair Narmad’ın mısraları kol gezmişti. Tam bağımsızlık mücadelesinde galiba en büyük ilaç bu mısralar olmalıydı. “Bak, İngiliz ne kuvvetli/ Hükmediyor çelimsiz Hintliye/ Yiyor eti, yiyor eti /Boyu posu heybetli/ Ama sonuçta galip gelecekler ve İngilizler’i yurtlarından çıkaracaklardı. Heybetli olması gereken akıldı çünkü... Heybetli ve güçlü olmanın mideden değil, akıldan geçtiğini ifade etmiş ve İslam’da Ramazan orucunu hep savunmuştu “Hele, o ilk gece? Bu iki, günahsız çocuk, (kendisini ve eşini kastediyor) bilmeyerek kendilerini yaşam okyanusuna fırlatıp atmışlardı. Ağabeyimin karısı, bu ilk gecede ne yapmam gerektiğini bana bir bir anlatmıştı. Karıma bunları kim öğretmişti, bilmiyorum. O zaman bunu kendisine sormadığım gibi, sormaya niyetim yok. Muhakkak ki, son derece utanıyorduk. Birbirimizin yüzüne bakamayacak kadar utanıyorduk.”

‘Karımı aldatmadım’

“Yaşam boyunca kocanın karıya bağlılığı okuduğum kitapçıklarda erkeğin görevi olarak gösteriliyordu. Bu, içimde sürekli bir iz bıraktı. Bu gerçek bende oldum olası vardır. Bu bakımdan karımı aldatmak söz konusu olamazdı. Karıma karşı bağlı kalmaya söz veriyorsam, onun da bana bağlı kalması gerek diye düşündüm.”

Genelevden kovuluş

“Arkadaş seçmek... Arkadaşlık beni az daha karımı aldatmaya kadar sürükleyecekti. Ne var ki kendimi kurtardım. Bir seferinde arkadaşım beni geneleve götürdü. Gerekli bilgileri verip, beni içeriye soktu. Her şey önceden hazırlanmıştı, parası da daha önce verilmişti. Günah evine girdim. Burada adeta körleştim, dilim tutuldu. Karyolada kadının yanına oturdum. Tabii kadının sabrı tükendi, küfür ve hakaretlerle bana kapıyı gösterdi. Utancımdan yerin dibine girdim. Ama o gün bu gün Tanrıya ‘beni kurtardı’ diye şükretmişimdir.

Afrikalı siyah kadınlar ...

Mombasa ile Zanzibar. Bu sonuncu limanda daha uzun süre kaldık. Kaptan beni çok seviyordu. Ama bu sevgi hoş olmayan bir duruma girdi. Kaptan, bir İngiliz ahbapla beni hava almaya buyur etti. Kayıkla karaya çıktık. Hava almanın ne olduğu konusunda en ufak bir bilgim yoktu. Benim bu tarakta bezim olmadığını ne bilsinler. Bir rehber bizi zenci kadınların bulunduğu bir eve götürdü. Her birimizi bir odaya aldılar. Utancımdan dilim tutulmuş olduğum yerde kalmıştım. Allah bilir zavallı kadın, benim için ne düşünmüştür. İçeriye nasıl girdimse, öyle çıktım. Beni kurtardığı için Tanrıya şükretmem gerek. Bu olay da Tanrıya olan imanımı artırdı. Bu ömrümde geçirdiğim sınavların üçüncüsüydü. (İkisini böylece öğrendik, üçüncüsü ne acaba?)

Ne hak yedi ne de et...

Heybetli ve güçlü olmanın mideden değil, akıldan geçtiğini ifade etmiş ve İslam’da Ramazan orucunu hep savunmuştu

“Akılcılık, Gandi için en başta geliyordu. Yani, ‘aklın yolu bir’di. Eğer akıl kirli kalıyorsa, bunun perhizle temizlenmesi mümkün değildi. Çünkü bedenle zihin arasında sıkı bir bağ vardı. Zavallı eğilimleri yok etmenin yolu ise, yiyecek ve içeceği azaltmaktan geçiyordu. Gandi burada oruç tutmayı öneriyordu. “Nefsime egemen olmak amacıyla, oruç tutmaya başladım. Hindular oruç günleri genellikle süt ve meyva yerler. Ama böyle bir orucu ben her gün tutmaktaydım. Bu kez tam oruç tutmaya başladım. Ağzıma, meyvadan başka bir şey koymuyordum. Bu deneyime başladığım zaman rastlantı olarak Hindular’ın Shravan ayı ile Müslümanlar’ın Ramazan ayı aynı günlere rastlamıştı. Yanımda dört-beş Müslüman vardı. Hepsini dinlerinin gereklerini yerine getirmeye zorluyor, her günkü namazlarını kaçırmamalarına dikkat ediyordum. Aynı zamanda aramızda Hıristiyanlar ve başka din unsurları da vardı. Bütün ay boyunca genç Müslümanlar’ı, Ramazan orucu tutmaya razı ettim. Hepsi orucun yararına inandı ve aralarında ‘birlik ruhu’ gelişti.”

En zorunlu hallerde mesela diğerlerinden rahatsız olduğu dönemde bile, ağzına süt koymuyordu. Dr. Allison’un tedavisi yararlı olmuş ama tümüyle iyileşmemişti. Vücudunun besine ihtiyacı vardı ama o direniyordu. Aklında hep şair Narmad’ın mısraları kol gezmişti. Tam bağımsızlık mücadelesinde galiba en büyük ilaç bu mısralar olmalıydı. “Bak, İngiliz ne kuvvetli/ Hükmediyor çelimsiz Hintliye/ Yiyor eti, yiyor eti /Boyu posu heybetli/ Ama sonuçta galip gelecekler ve İngilizler’i yurtlarından çıkaracaklardı. Heybetli olması gereken akıldı çünkü...

 

Ergun Hiçyılmaz

[email protected]

4