Ergun Hiçyılmaz

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Ramazan'a zayi ilanı

Perşembe, 12 Ağustos 2010 - 05:00

Acısı ve sevinci ile nice Ramazanlar gördük... Zengin ve yoksul sofralarına oturduk. Kimi zaman ekmeği acıya banıp, seferberlik niyetleri ile kalkıp, top sesleri ile oruç bozduğumuz oldu. Hayatın lezzetinde en büyük payeyi şehirler şehri İstanbul’a vermek ve onun tadına bakmak başka şey, ifade edebilmek başka şeydir.

Tabiatıyla İstanbul’daki eski Ramazanların ifadesi de kolay olmayacaktır. Münir Süleyman Çapanoğlu eski Ramazanlarda iftar sofralarını çiçek bahçesine benzeterek şu paragrafı açar: “Ramazan, herkesin kendini perhize tabi tutması lazım gelirken aksine en fazla yemek yenen ay olurdu. İftar sofralarında ayva reçelinden kırmızı gül reçelinin lal, vişnenin koyu kırmızı, kayısının sarımsı, hünnabın yeşil, çileğin dalgalı, gelinciğin bakır alacasını andıran renkleri, gözleri bir renk ve ışık ziyafeti içinde bırakırdı.”

SİNİ AÇALIM

Dilerseniz biz de bir yer sofrası açalım... Bu yer sofrası dediğimiz, altlığı olan büyük sini... Altı açılır kapanır, tahta da olabilir. Evin kızları, iftar vakti geldiğinde kolları sıvayacak ve mutfakla sofra arasında mekik dokuyacaktır. İftar sofralarının zenginliği Münir Süleyman’ın anlattıkları ile bitmez: “Parmak kalınlığındaki sarmalar ve dolmalar, turşular, bilhassa sıcağı sıcağına komşudan gönderilmiş hamur işleri, susamlı yağlı simitler, yumurtalı pideler, pastırma, sucuk ve kaşar tabakları...” En gözde yiyecekler zeytin ve Kabe’den gelen Zemzem Suyu olmuştur. Cevizli yahut kaymaklı güllacın arkasından içilen bol köpüklü kahve ile Ramazan’da özel olarak çıkan sigaralar yakılır ve sohbete geçilirdi. Bakın Ahmet Rasim eski Ramazan’lara duyduğu özlemi nasıl dile getiriyor: “Ramazan geldi dediler tanıyamadım. Zira benim bildiğim Ramazan böyle eli boş gelmez.

Öteden beri bereketli ay diye meşhurdur. Hani nerede? Şekerci dükkanlarını çömlekçilere döndüren reçel kavanozları, ağızları tülbentli küpler, bakkallarda morlu kırmızılı bağlarla daire daire asılıp sallanan güllaçlar...” Kuşkusuz Ahmet Rasim kadar şanslı değilim. Neredeyse her notasından güzeller fışkıran, her nağmesinde aşk gezinen Ahmet Rasim, koca bir Dersaadet geçmişini şu minicik yüreğine nasıl sığdırmış, inanılır gibi değil. Ramazan’ından bayramına, şehir hayatından müziğine kadar, geçmişin eşkal-i zamanını çıkaran Ahmet Rasim, yaşasaydı, acaba geçmişteki kadar mutlu olabilir miydi? Sanmıyorum hem de hiç sanmıyorum. Ne dille tarifi ne de kalemle tahriri mümkün olmayan bu geçmiş zaman Ahmet Rasim’in ve bizlerin bırakabildikleri ile belki bir süre daha yaşayıp gidecektir. İstanbullu olup da bu şehri albümlerde veya Ahmet Rasim’lerde arayıp durmanın eskiler için ne hazin bir tablo olduğunu bilemezsiniz.

İftarın tadını bir sele zeytininde duymuş, bir bardak Taşdelen’le oruç bozmuşlara ve yer sofrasında şükretmişlere, şu hamburgerli, pizzalı, kebablı ve kumpirli Ramazan’ı beğendirmenin mümkünü yoktur. Onlar yani dedeleriniz, büyükanneleriniz, ana ve babalarınız geçmişin sahipleri olarak, geleceğe hep kuşku ile bakacaklardır. Çünkü yaşanan bu zaman onlar için katlanılması zorunlu bir tatsız hayattır. Çünkü onlar gerçekten yaşamışlardır. Abdi’leri, Kel Hasan’ları, Güllü Ago’ları, Peruz’ları, Şamram’ları, Kamelya’ları, Naşit’leri, Dümbüllü’leri, Hazım’ları, Ertuğrul’ları, Afife’leri, gören onlardır. Hafız’ları, Ertuğrul’ları, Bayan Semiha’yı dinleyen, Pola Negri’yi, Mia Mae’yi seyredenler de onlardır.

BEYOĞLU RAMAZAN'I

Şu duvarınızda asılı duran Osmanlı beyefendisinin karanfil bıyıklarına kaç güzelin gözü düşmüştür bilir misiniz? Kaç Ramazan gecesinde Şehzadebaşı’nı ya da alafranga eğlence yerlerini arşınlayıp, kantoculara kırmızı güller serpebildiklerini hiç aklımıza bile getirmeyiz. Sadece kendi kuru sevdalarımızı düşünüp, baba ve analarımızın birbirlerine metrelerce sevda mektupları yazabildiklerini düşünmeyiz bile.

Tabii ki eğlenebildikleri de hiç aklımıza gelmez. Sanırız ki sadece Şehzadebaşı’nda kümelenmiş birkaç tiyatroda orta oyunu ve Hacivat-Karagöz ile Ramazan geceleri yaşanır... Öyle değildir Efendim... 1800 sonlarının Alkazar Amerikan Tiyatrosu, bu hayata meraklı zat-ı muhterem için cidden alakaya mucip bir mekandı. Küçük Amelya Hanım’ın yer aldığı Tophane Cadeesi’ndeki bu tiyatro, Ramazan geldi mi repertuvarını takviye ederdi. Milli dramlar, incesaz heyeti ve kantoların eklenmesiyle salon her akşam anababa gününe dönerdi. Matmazel Amelya sahneye gemici olarak çıkar ve herkesi kendine hayran bırakırdı. Bırakın bu eski eğlenceleri, şunun şurasında yarım asır öncesinin eğlenceleri bile hatırlanmıyor artık. Kantolar, tangolar değil, revüler bile hafızalardan silindi gitti.

Oysa Alabanda da Kraliçe Mimoza’yı, yani bayan Safiye’yi (Ayla) seyredebilmek için İstanbul Gazinosu’nda (Atlas Sineması) Ramazan nöbeti tutanlardan anlatılanlara bakalım: “İngiliz Madam Miss Prayt’ın hazırladığı Alabanda Revüsü’nde Prenses Kelebek rolünü Anna Papazyan oynardı. Selahaddin Pınar Bey de döktürürdü. Tarih, Alabanda tarihi ile 1924'tür. Biz 134 gece bu revüye girmek için gişe önünde nöbet tutarken, zatıalileriniz neredeydi?”

19’uncu asrın ikinci yarısında İstanbul’da kıraathanelerin açılması ile Ramazan geceleri de bir başka kültür boyutu kazzanmıştı. Manici ve destancıların kahveleri Saraçhane, Unkapanı, Çeşme Meydanı, Firuzağa, Kasımpaşa ve Üsküdar’da kurulurdu. Kırk elli civarındaki manici ve destancı arasında en namlı olanlar Zil İzzet, Bodur Tevfik, Badık Ömer, Tatavlalı Kör Yani idi. Ramazan’ın yaklaştığı bu tür kahvelerin duvarlarına bakıldığında belli olurdu. En can alıcı renklerle Kız Kulesi, deniz kızı, cin-peri efsaneleri ve şahmeran duvarlara resmedilirdi. Tavanların kenarlarından sallandırılan “Yeni Dünyalar” renkli kağıtlarla donatılan kahveyi tam manası ile tiyatroya çevirirdi.

Çok değil, bir 30 yıl sonra bu günün gençleri hayat ve yaş tecrübesini geçerek çocukluk ve gençlik dönemlerinin sosyal topografyasını çıkaracak. Ve onlar da diyecekler: “Bir başkaydı eski Ramazanlar ve iftar sofraları..." Çocuklugumuzun o eski iftar sofraları artık tarihe karıştı. Yeni, bu güzel gelenekleri ezdi geçti. İftar sofraları da ekspres yemeğe yenik düştü. Çocukluğumda oturduğum o yer sofralarını özlemle arıyorum. Ama yok... Galiba bir “Zayi” ilanı da bunun için gerekiyor...