Ergun Hiçyılmaz

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Ramazan'da kahve ve nargile keyfi

Cumartesi, 14 Ağustos 2010 - 14:56

Kahveler dediğimizde aklımıza günümüzün dışındaki mekanlar gelmeli. İçinde kitaplar, dergiler olan, aralarındaki sohbet ile bilgi alış verişinde bulunan müşteriler düşünün. Ramazan akşamları semai kahvelerini aratmayan iftardan sahura kadar devam eden mekanlar da neşe de vardı hiciv de. Sazlı atışmalarda ufaktan konser de verilir, müşteri gönlünden ne koparsa icra-i sanat edenlere verirdi.

Mahmutpaşa Mahkemesi ile Ayasofya Camisi meydanlarında, Beyazıt’taki türbenin bitişiğinde, Aksaray’da Muratpaşa Camisi avlusundaki kahveler, Eminönü’nde Valide Kıraathanesi, köprünün Boğaziçi iskelelerinde Ligor’un kıraathanesi, Emirgan’da Çınaraltı, nargile içenlerin en çok rağbet ettiği kahvelerdi.

TİYATROCULAR KAHVESİ

İftar sonrası Fatih ve Mahmutpaşa camilerinin avlularındaki kahvehaneler çok kalabalık olur, özellikle Tiryakiler Çarşısı’nın kendine has havası nargile içenlerin akınına uğrardı. Ramazan gecelerinde bu tiryaki kahvelerinde akşam üzeri büyük hazırlıklar yapılırdı. Garsonlar bellerinde peştamallar ellerinde maşaları şıkırdatarak dört bir tarafa koşup, ”Buyurun ağalar, buyurun” sözleri ile devamlı müşteri çağırırlar ve bir taraftan da çubuk, kahve, nargile ve ateş yetiştirmeye çalışırlardı.


Çamlıca Millet Bahçesi, Kuledibi’ndeki Pirinççi Gazinosu, Gedikpaşa’da Güllü Agop’un işlettiği kahvehane de bu dönemde nargile meraklılarının uğrak yeri olmuştu. Tiyatrocular Kahvesi olarak da bilinen Ege Kıraathanesi yine bu dönemlerin tanınmış sanatçılarının tavla oynayıp, nargile fokurdattıkları bir kahve idi. Muhlis Sabahattin, Eyüp Sabri, Adil Güldürür kahvenin devamlı müşterileri arasındaydı. Otele gidecek parası olmayan oyuncular 50 kuruşu verirler, kahvede sabahlarlardı.

HACI REŞİT

Direklerarası’nda bulunan Hacı Reşit’in Çayhanesi de müdavimleri arasında en birinci sırada yer alan bir mekandı. Cenab Şahabettin’in deyimi ile ”bir çay tepsisi gibi” mini mini çayhanesinde içilen çayın ve nargilenin lezzeti bir başka yerde yoktu. Cenap Şahabbettin, Hacı Reşit’in çayhanesi ile ilgili şu bilgileri veriyor:

“Hacı Reşit bir nahif ve ufak tefek Buda ciddiyeti ile semaverinin yanında oturur ve ara sıra manidar tebessümü ile muhazarat-ı üdebaya bigane olmadığını anlatırdı. Müşterileri ile münasebeti hemen hemen dostane ve hatta bazıları ile uhuvvetmendane idi. Bilmem niçin orada alelekser çayı nargile ile, kahveyi sigara ile müzdeviç görürdüm. Orada duman bana mı öyle gelirdi bilemem. İster lüleden ister ağızlıktan çıksın, yakışıksız bir şey olmazdı. Fikrimiz duman mevceleri ile sanki yükselirdi ve çayhanenin tavanına mübhem bir sema maviliği gelir ve sanırdınız ki mavilik biraz da sizin dimağınıza nüfuz ediyor.”


Direklerarası’ndaki kahvelerin tiryakileri Hüseyin rahmi Gürpınar’ın 'Son Arzu' romanında da vardır: “Her biri dizini çaycı dükkanının iki kenarına uzatmak üzere tam peyke açısına bağdaş kurarlar. Tabakada öteden beri alışılmış tütün, sağ cepte sergiden alınan tütün, solda da kokulu bohça... Cigaranın biri elde, ikincisi önde, üçüncüsü de kulak arkasında. Kahvenin biri bitmeden öteki ısmarlanır. Öyle nargile düşkünleri vardır ki, marpucu ağzından hiç çıkarmamak için üçte bir dudakla konuşurlardı."

TERAVİDEN SONRA

Ramazanda iftar sonrası nargile keyfinin büyük önemi vardı. Orucunu açıp yemeğini yedikten sonra nargilesini içenler olduğu gibi, iftardan sonra soluğu kahvelerde alanlar da vardı. Bu kahveler tıka basa dolar, çıraklar meddahları dinlemeye gelen müşterilere bir yandan sandalye ayarlamaya, bir yandan da nargile hazırlamaya yetişemezlerdi. Teravih namazından sonra gelebilenler kendilerine bir yer bulmaya çalışırken bir taraftan da çırağa seslerini duyurmaya çalışırlardı:

“Doldur iki nargile.”

Bu kahvelerin görüntüsünü de Halit Fahri Ozansoy çizer: “Nargile içenlerden muteber müşteriler özellikle sobaya yakın bir yerde rahat iskemleler verilmiş. Bir taraftan, sağda solda fokur fokur nargileler içilirken, çıraklar çay ve kahvelerle beraber, kırmızı marpuçlu nargileleri de yetiştirmeye çalışıyorlar. Nargilenin ateşini üflemek de var!”

Bu tasvirden de anlıyoruz ki, çay ve kahve her dönem nargilenin vazgeçilmez unsurları olmuştur.


1854 yılı Ramazan’ında İstanbul’a gelen Batılı bir şair, Beyoğlu’ndaki kahvehaneleri anlatırken farklı bir görüntü çizer:

“İstanbul’un en güzel yapıları ile Beyoğlu semti kıvanç duyar. Onları Marsilya, Barcelona, hatta Paris’e layık görür. Gerçekten de bu evler, en uygar, en modern çirkinliktedirler ama şunu da teslim etmek gerekir ki, gece fenerlerin ve yıldızların belli belirsiz, ya da badanalı cephelerini sanki buzlaştıran ayın, mor ışığında bu evler ağır kitlelerinden ötürü hayli gösterişli bir niteliğe bürünürler. Çalgılı kahvehaneler var. Bunlar, konsomasyon yapma zevkine, Alman valsleri ve İtalyan opera uvertürleri çalan açık hava çigan orkestralarının müzik zevkini katarlar. Mezarlara bakan bu gezinti yeri, çok şenlikli. Müzik hiç durmaz. Orkestranın biri biterken öteki çalmaya başlar. Müzik, alçak sesle konuşan gezicilerin fısıltılarıyla, Verdi’nin nağmelerini karıştırarak ortalığa bir bayram yeri havası verir. Nargilelerin, tömbekilerin, sigaraların dumanı spiraller çizerek havada yükselir, koşuşup durur.”