Rating kuruluşları Türkiye'ye karşı cimri

a
a
Cuma, 17 Eylül 2010 - 05:00

Wall Street Journal gazetesi hafta içinde Türkiye’nin kredi notuyla ilgili bir haber-analiz yayınladı. Haberde, ‘Son dönemde ekonomisindeki ilerlemeye rağmen Türkiye’nin kredi notu, gelişmekte olan ve krizden olumsuz etkilenenlerden daha geride’ değerlendirmesi yer alıyordu.

Türkiye’nin cari açık sorunu ve bazı başka sıkıntıları olduğu doğru... Ancak, bu not veren kurumların da biraz ellerini, deyim yerindeyse ‘vicdanlarına’ koyup, karar vermeleri gerekiyor. Kişi başına milli geliri 10 bin dolara, ülke geliri (GSMH) 1 trilyon TL’ye yükselen, ihracatta 120 milyar doları yakalayan, ilk 7 ayda 10 milyar doların üstünde portföy yatırımı çeken bir ülkeye, biraz daha adil davranmak gerekiyor.

[[HAFTAYA]]

Yabancı yatırımcılar ile not verenler arasında bir ‘ayrışma’ olmuş durumda... Yabancılar, yaptıkları yatırımlarla, Türkiye’yi birkaç basamak yukarıda değerlendirirken, kredi kuruluşları hâlâ Türkiye’ye Fas’tan daha düşük not vermeye devam ediyorlar.

Çarşamba akşamı, ‘Türkiye’nin notu 12 ila 24 ay arasında artabilir’ açıklamaları geldi not kuruluşlarından... Dikkat edin 1 ya da 2 yıl arasında diyorlar...

Türkiye’nin not tarihine bir bakalım... Şimdiki kredi notumuz, 1994 ve 2001’deki düzeyinden daha geride. O yıllardan bu yana ekonomi ciddi şekilde değişti, güçlendi ve riskler azaldı. Büyüklükler inanılmaz arttı. Buna rağmen Türkiye’nin notu hâlâ Bulgaristan’dan, Kolombiya’dan geride. Makedonya ile aynı düzeyde. Bu farkı şimdi cari açıkla mı açıklayacağız?

Bence rating (derecelendirme) kuruluşları, ‘piyasanın notu’ ile ayrışmak yerine, onlara yaklaşmayı düşünmeliler. Yoksa, not artırımı için Türkiye’yi 12 ay ile 24 ay bekletmek adil bir yaklaşım olmayacak.

AVM rüzgarı devam edecek mi?

Önce önemli bir rakama dikkat çekmek istiyorum. Son 3 yılda, yılda ortalama Avrupa genelinde 70 milyar dolarlık alışveriş merkezi (AVM) satın alması gerçekleştirilmiş. Müthiş bir rakam...

Biz buradan bakınca, AVM rüzgarının sadece Türkiye’de estiğini düşünüyoruz. Oysa, gelişmişler başta olmak üzere gelişmekte olan Avrupa’da da ciddi yatırımlar yapılıyor. 1 yılda 7 milyon metrekare alanın hizmete girdiğini söylemek, gelişmenin altını çizmek açısından yeterli olacaktır sanıyorum.

Peki bu eğilim devam edecek mi? Avrupa ve Türkiye’de AVM rüzgarının hafiflediğini hangi ölçülere bakarak anlayacağız?

Neler bekleniyor?

Corio Türkiye Genel Müdürü Koray Özgül ile sohbet ederken, bu sorunun yanıtını da aldım. AVM cephesinde talebin yönünü anlamak için, ‘Piyasaya çıkan kiralanabilir alanın ne kadarının emildiğine’ bakmak gerekiyor.

Eskiden piyasaya çıkan ‘kiralanabilir alanın’ yüzde 98’i emilebiliyordu. Şimdi Avrupa’da bu alan yüzde 93’e (maksimum) gerilemiş durumda... Yani ‘AVM’leri doldurmak’ biraz daha zorlaşıyor.

Türkiye’de ise dolulukla ilgili bu tür veriler yok. ‘Gelişimin başında olduğu için bunlara bakmak doğru da olmayabilir’ diyor Özgül... Onun yerine ‘sıfırdan, arsa alarak yatırıma başlanan AVM sayısına’ bakmak gerektiğini söylüyor. Bu açıdan bakınca, azalma olduğunun altını çiziyor. Kiralarda ise gerileme olmasa bile durgunlaşma olduğunu söylüyor.

Yatırımcının yeni normali

Her şeye rağmen AVM yatırımcıları, özellikle yabancılar, yeni satın alma peşinde koşmaya devam ediyorlar. Corio gibi şirketlerin listesinin başında yine İstanbul, Ankara ve İzmir var. Anadolu ikinci sırada yer alıyor.

2008 ve 2009’un ilk yarısında durdurulan arayışlar, 1 yıldır yeniden başlamış durumda. Ancak, bu kez de ‘fiyat oluşturma’ konusunda sıkıntılar yaşanıyor. Çünkü, eski değerlendirmelerle alım yapmaya yabancılar pek yanaşmıyor.

Buradaki ‘değerlendirme’ hesabı da çok basit. Eskiden AVM alırken, yatırımcı ödediği paranın ’14 yılda geri dönmesini’ bekliyordu. Şimdi süre azaldı, ’10 yılda’ yatırdığını geri almak istiyor. Bu da satın alma girişimlerinin sonuçlanmasını bir ölçüde koruyor. Ama yine de önümüzdeki 3-4 ayda birkaç önemli satın almayı da yabancılardan görmek sürpriz olmayacak.

‘Şekerleme’ modası!

Bu yazın başında Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç ile söyleşi yaparken, teknesiyle yaptığı dünya turunda, tipik bir gününü sormuştum.

Bir gününü anlatırken, öğle sonrası saatleri için, ‘yarım saat mutlaka uyurum’ diye anlatmıştı.

Gündüz uykusu, Koç Grubu’nda merhum kurucusu Vehbi Koç’tan başlayan bir ‘gelenektir.’ Merhum Koç, tıpkı eski başbakanlardın İsmet İnönü gibi, öğle sonralarında ‘şekerleme’ yapar ve bunu herkese önerirdi. Koç’ta bunu uygulayan çok sayıda yönetici olduğunu biliyorum. Ama son durumdan haberdar değilim.

Amerika’da şekerleme zamanı

Uyku konusunda çalışan uzmanlar, ‘şekerleme yapmanın’, dikkat, karar verme, zihin ve fizik gücü konularında gelişim sağladığını ortaya koyuyorlar.

ABD’li şirketler, bilim adamlarını ve çalışanlarından gelen talepleri izleyip, şimdi ‘şekerleme odaları’ bile oluşturuyorlar. Onların amacı da verimliliği artırmak...

Çünkü, Standford Üniversitesi’nin yaptığı araştırma, çalışanların yüzde 20’sinin ‘uykusuzluk’ sorunu çektiğini ortaya koyuyor. Gece uyuyamayanlar, gündüz verimsiz çalıştıkları için, ‘şekerleme odaları’yla bu sorun çözülmeye çalışılıyor.

Google ve Nike gibi şirketler bu trendin öncülüğünü yapıyor. Yelo isimli bir şirket ise şirket çalışanlarına yönelik ‘uyku odaları’ hizmeti veriyor. Bazı girişimciler ise ‘uyku koltukları’ oluşturarak, bu eğilimden yararlanmanın yollarını arıyor.

Bizde bir patron, bir ‘şekerleme odasına’ izin verir mi? İstisnalar dışında bence hayır... Onu da suistimal eden çıkar, uyudu mu, uyanmak bilmeyenler, işyeri düzenini bozar...