Rumeli'den Rumeli Caddesi'ne

Edirneli hukukçu Prof. Dr. Erol Cihan, Rumeli'den göçenlerin bugünkü Rumeli Caddesi bölgesine yerleştiklerini anlatıyor

Rumeli'den Rumeli Caddesi'ne

Nişantaşı’nı düşünün; İstanbul’un en kral semtlerinden biri. Nişantaşı’nı Osmanbey’e bağlayan Rumeli Caddesi’ni gözünüzün önüne getirin; (görmeyenler için söyleyelim) en sükseli markaların caddesi…

İşte bu Rumeli Caddesi’nde yazıhanesi olan Edirne’den gelip, İstanbul’un seçkin hukukçuları arasına giren olan Prof. Dr. Erol Cihan (77) caddenin üzerindeki o görkemli perdeyi kaldırıp tarihe uzanıyor. Rumeli Caddesi adının nereden geldiğini anlatıyor.

“Buraları Rumeli göçmenlerinin tercih ettiği bir yermiş. Tarihi kökenini anlatanlara göre, hep Rumelilerin egemen olduğu bir semtmiş. O zamanlar bahçeli köşkleri varmış, ahşap binalar Rumeli’den gelen insanlar yeşilliği çok severler, hürriyeti severler. Yabancı yerlerde oldukları için çiçeklerle çok uğraşırlar.

Semtler, içinde yaşayan insanlarla karakterize oluyor. İnsanlar nereden gelmişse, orada küçüklüklerinde ne gibi bir doğal örtü içinde yaşamışlarsa, o doğal örtüyü kendilerine uygun yerlerde gördükleri zaman, oraya yerleşiyorlar.

” Yüz elli yıllık tarihi Edirne Lisesi’nin bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Erol Cihan, aynı üniversitede yıllarca ceza hukuku hocalığı yapıyor, 2001 yılında emekli oluyor. Şimdi büyük oğluyla birlikte, işte meşhur Rumeli Caddesi’ndeki ofislerinde büyük oğlu Ali Hulki Cihan (25) ile avukatlık yapıyor. Küçük oğlu Mehmet Can Cihan da (24) bu görüşmeyi yaptığımız günlerde son sınavına giriyordu. Ofiste onun masası da hazır. Böylece, baba mesleğini seçen iki oğluyla birlikte çalışmanın mutluluğunu yaşayacak Prof. Dr. Erol Cihan.

Babayla birlikte çalışmak

Bilgi Üniversitesi’nde yüksek lisans yapan Hulki Cihan’a baba mesleğini babayla birlikte sürdürmenin nasıl bir şey olduğunu soruyoruz.

“Birincisi, babamdan faydalanıyorum. İkincisi, daha rahat bir çalışma ortamı oluyor. Yabancı biriyle çalışırken, hani, anlamadığınız bir şeyi sormak açısından olsun, veya düzenlemek açsından olsun, karşınızdaki yabancı biriyse, bir mesafe, bir çekingenlik oluyor. Bizim aramızda öyle bir şey yok. Bazı şeyler çok daha kolay, çok daha çabuk oluyor.

Dezavantaj olarak bakacak olursak…” Gerilen dudaklarının arasından hafif bir kahkaha fırlıyor; baba da gülümseyerek dinliyor bu sırada. Oğul, devam ediyor: “Bazen tabii, tansiyon yükselebiliyor.”

“Hata filan yaptığınız zaman mı?”

“Şöyle diyeyim, ben babamın çok yakın bir arkadaşımın yanında staj yaptım. Kardeşim de o şekilde yapacak. Bana Sümer Bey’in ilk günlerde dediği bir şey vardı; ‘Baba oğul çalışırsanız bir rekabet olur aranızda. Sen bunu fark etmezsin, baban da fark etmez, ama sürtüşme ondan çıkar’ derdi. Aslında, dediği doğru. Meselâ, bir konu hakkında tartışılmayacak bir şey oluyor, fakat baba-oğul olmanın rahatlığıyla tansiyon birden bire yükseliyor, sonra aynı şekilde düşüyor. Benim gözlemlediğim bu. Ben babamla beraber çalışmaktan çok mutluyum.”

Edirne’den büyük göç

Erol Hoca’ya dönüyor, Edirne-İstanbul hattının öyküsünü dinliyoruz. Güleryüzlü tatlı sohbetinden parçalar sunalım:

“Babam Selanik’ten gelmiş, annem Edirne’nin Karabulut köyünden. Ben 10 yaşımdayken annemi kaybettim, 27 yaşındaydı. Babam birçok işe girdi. Müteahhitlik yaptı, kaybetti. Lokantacılık yaptı, kaybetti. Fakir dostu çok iyi bir insandı. Biz beş kardeşiz. İki kardeşim öğretmen çıktı. Ben en büyükleriyim. En küçük kardeşim kalp romatizmasından öldü. Öteki ilkokul mezunudur, hâlen Edirne’de.”

İstanbul’a ilk geliş ise, bir büyük göçün içinde yer alıyor:

“O zaman, 1939-1940, Alman istilası endişesi vardı. Tencere kaynarken evimizi bıraktık orada, çiftimizi çubuğumuzu bırakıp İstanbul’a geldik. Nerdeyse bütün Edirne boşaldı. Demiryolu köprülerine bombalar yerleştirildiği haberleri üzerine, çoğu insan kamyonlarla göç etti. O zaman Edirne- İstanbul demiryolunun 33 kilometresi Yunanistan topraklarından geçerdi. Her seferinde o 33 kilometrenin parası Yunanlılara verilirdi. Biz Üsküdar’a Doğancılar’a geldik. Babamı ihtiyat askere. (Yani ikinci kez) aldılar.”

Sıkıntılı yılları atlayıp, evliliğini soruyoruz. Onu da ilerde bir başka yazıda anlatalım. Ayrıca, Edirne’den anlatılacak daha çok şey var.

Karadeniz etkinlikleri şifa veriyor

Hasan Ekşi, psikolojik tedavi gören bir kadının Kadıköy Meydanı’nda Karadeniz şenliğini özleyince tedaviden vazgeçtiğini ve iyileştiğini söylüyor.

Karadeniz insanının becerilerinden biri de örgütlenme alanında görülüyor. Tüm Sivil Toplum Kuruluşları Platformu ve Sivil Toplum Kuruluşları Konfederasyonları Genel Başkanı Rizeli Hasan Ekşi bu örgütlenmenin başarılı örneklerinden biri.

Örgüt tablosunu: “Bizim konfederasyonu 15 federasyon çatısı altında 3800 dernek üye” diyen Rizeli Hasan Ekşi, ayrıntılarıyla anlatıyor. Biz özetlemeye çalışalım.

Sadece Rize Dernekleri Federasyonu’na bağlı 48 Rize derneği var. Nasıl olduğunu sorarsanız; şöyle:

Rize’nin dokuz ilçesi var: Fındıklı, Ardeşen, Pazar, Çayeli, Hemşin, Çamlıhemşin, Güneysu, Kalkandere, İkizdere. Her ilçede, değişik bölgelerde, hatta mahallelerde dernek kurulduğu dikkate alındığında, bu çokluğun nedeni anlaşılıyor. Bu durum, başka iller içinde geçerli.

Bölgecilik yok

Hasan Ekşi, Karadeniz bölgesinde konfederasyona bağlı 22 ili bir sokakta ezbere sayarken, bölgeyi hayli geniş tutuyor. Saydığı illeri tek tek not ediyoruz; illerin 21’de kaldığını söyleyince, gözlerini kısıp şöyle bir düşünüyor, çıkaramayınca bir harita istiyor ve 22’nci ili de ekliyor. Bu 22 il şöyle:

Artvin, Rize, Bayburt, Gümüşhane, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Amasya, Tokat, Bartın, Sinop, Zonguldak, İzmit, Sakarya, Bolu, İstanbul, Kırklareli, Tekirdağ, Düzce, Kastamonu, Karabük.

Marmara bölgesinde diye bildiğimiz illeri de Karadeniz bölgesinde sayınca: “İstanbul da mı?” diyoruz. “Elbet, diyor, İstanbul da Karadeniz de”

Hasan Ekşi, “Hedefimiz bölgecilik değil, diyor ve anlatıyor:

Sosyal, kültürel farklılıklara rağmen, bir araya nasıl gelebiliriz, çeşitli işleri beraber nasıl yapabiliriz, sorunlarımızı nasıl çözebiliriz. Bu konuda çalışmalarımız yaptık ve 2000’den itibaren iller arasında bağlantıyı sürdürüyoruz. İlk hemşeri konfederasyonunu biz kurduk.

Her yıl devamlı olarak 15-20 Karadeniz, Rize gezileri yaparız, fuarlar açarız. Karadeniz’in 4-5 ilinde her yıl kurultaylar toplarız. Kurultayda o ilin yatırımlarını, neler yapılması gerektiğini, istidadını, sanayisini ön plana çıkarırız.

Etkinliklerin yararı

Biz etkinlikleri yayıyoruz. Meselâ her yıl Kadıköy’de Karadeniz illerinin ürünlerinin sergilendiği bir etkinlik yapıyoruz.

Kadıköy’de bizi gören yerliler olsun, yabancılar olsun, bu insanların yaşadığı yerleri merak edip Karadeniz’e gidiyorlar. Kültürümüzü tanıtmak, turizmi teşvik için bunları yapıyoruz. Niçin Kadıköy’de yapıyoruz? Kadıköy’de dünyanın her yerinden insanlar var. Gerçekten entelektüel insanlar. Kadıköy İskele meydanında Üsküdar’da da, başka yerlerde de yapıyoruz bunları. Bir tek Taksim’de izin alamadık, yapamıyoruz; izin alsak orada da yapacağız.

Bir gece horon filan oynanıyor. Bir kadın bir gece oturup seyretmiş; diyor ki her gün gelmeye başladım. Hikâye şu aslında. Kadın psikolojik rahatsızlığı için doktora gidiyormuş. Orada oturup dinlemeye, seyretmeye bir başlıyor; her gün geliyor. Onuncu gün bana geliyor, diyor ki, buranın başkanı sen misin? Evet. Sizi öpecem. Niye, dedim. Doktora gidiyordum, buraya gelince iyileştim, artık gitmiyorum. Komşularımı da buraya getiriyorum, burda eğleniyoruz, yemeğini yiyoruz, güzel vakit geçiriyoruz. Allah aşkına bunu her yerde yapın, benim gibi hasta insanlar iyileşsin.”

Demek oluyor ki, Karadeniz’in sosyal ve kültürel yaşamımı yansıtan etkinlikler, insanlara şifa veriyor.

Ah şu erkek egemen toplum!

Sivas’ın Zara ilçesinden Gülderen Akın… O şimdi İstanbul’un en köklü hastanelerinden olan Haydarpaşa Numune Hastanesi’nin Başhekim Yardımcısı.

“İlk olarak amcamların İstanbul’a yerleşmesi 1973-74 yılına dayanır, diye anlatıyor. Bizim ailecek İstanbul’a gelişimiz 1980 yılıdır, ihtilâlden (12 Eylül 1980) birkaç ay önce ailem geldi. Ben o yıllarda ortaokulu bitirip kolej sınavlarına Sivas’ta girdim. Koleji orda okudum, 1985 yılında İstanbul’a geldim.”

İstanbul’da Haydarpaşa Numune Hastanesi’nin Başhekim Yardımcılığı gibi önemli bir yere gelen Gülden Akın’a Sivaslı kadınların İstanbul’daki konumlarını yeterli bulup bulmadığını soruyoruz.

“Tabii ki yeterli değil” diyor. “Türkiye erkek egemen bir toplum. Görevler hep ‘erkek görevi’ diye öne çıkarılmıştır. Oysa gerçek öyle değil. Toplumları toplum yapan ailedir. Aileyi, aile yapan da kadındır. Kadın o zaman nerede? Kısıtlanması mı gerekiyor? Kısıtlayan kim? Hangi kurumlar, hangi zihniyetler?”

“Peki, siz Sivas Platformu içinde bu konuda bir şeyler yapıyor musunuz?”

“Platformda ben çok yeni üyelerden biriyim. Benim gönlüm hep birlik, beraberlikten yanadır. Ama Türkiye’de bir erkek egemen yaşam olduğu da gerçek.

Dışarda yönetici olarak, en üst düzeylerde tek başına, binlerce insanı arkasına katıp götürebilen görevleri yürütüyoruz. Eve girdiğimizde, bu tamamen bitiyor, bir sade Anadolu kadını, eş, anne görevleri başlıyor. Üstelik, eşim sadece Çorumlu değil, bir de Çerkez.”

Ve bir kahkaha patlatıyor Dr. Gülderen Hanım, çevremizdekilerle birlikte.

“Yani erkek egemen mi ev?”

“Tabii ki. Ama şartlar eşit, birbirimizi tamamlıyoruz. Ama daha çok kadın tamamlıyor, erkek tamamlayamıyor. Bakıyorsunuz, beceri de yok. Yok yani, bir şey de diyemiyorsunuz.”

Gülderen Hanım böyle konuştuğuna göre, erkek egemen evde demokrasi var demektir.

BÖLGELERDEN İSTANBUL’A GÖÇ VE DERNEKLEŞME

Halkın birliğini egemen güçler bozdu

Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde gerçekleştirilen “Sivil Toplum Kuruluşları ve Sosyal Etkinlikleri”başlıklı araştırmada “hemşehrilik olgusu ve İstanbul’da hemşehri dernekleri konusu da inceleniyor. Büyük kentlerdeki gelişimi ele alan incelemeden bazı bölümleri, İstanbul’daki Türkiye’nin değerlendirilmesine yardımcı olmak üzere, aktarıyoruz.

“Devam eden göçlerle birlikte büyük şehrin bir kenarında aynı yere yerleşenler giderek alanlarını diğer şehirlerden gelenlerle de paylaştılar. Artık birkaç şehirden insanlar bir arada yaşamaya başladı. Erzincanlılar mahallesine Sivaslılar Mahallesi de dayandı. Giresunlular kahvesinin alt tarafında Adıyamanlıların kahvesi açıldı. Kahvelerin yanına marketler eklendi. Öyle ki, kendi hemşehrilisinin kahvesine gitmeme, dükkânından alışveriş yapmama ayıplanacak, yadırganacak bir davranış olarak görülmeye başlandı.”

(Bu araştırmanın 2006 yılında yapıldığını dikkatinize sunarız. N.G.)

Üniversite eğitimi için geliyorlar

Bu gelişmelerin sonucunda iki önemli sonuç ortaya çıktı. Birincisi; bir yandan halk arasındaki kaynaşma ve beraberlik duygusu gelişip, bilmemekten, tanımamaktan kaynaklanan önyargılar yıkılırken; öte yandan halkın birliğini istemeyen egemen sınıfların körüklemeleriyle farklı kültürlere ve mezheplere sahip halklar arasında ayrılık ve kavgaların körüklenmesine de başlandı. Elbette hemşehrilik, sadece büyük şehirlerin mahallelerinde değil, üniversitelerden iş yerlerine kadar hayatın her alanına yansımıştır.

Bugün küçük yerleşim yerlerinden üniversiteye gelenler “memleketli”leri ya da yaygın kullanımıyla ‘toprak’larıyla daha yakın ilişki kurmaktadırlar. Hele ki ilk kez İstanbul gibi büyük şehirlere gelenler için bu daha da önemli olabilmektedir. Yapılan araştırmalar, İstanbul’da yaşayanların önemli bir bölümünün gerektiği kadar duyarlı bir kent bilinciyle kent donanımına sahip çıkmadığını ortaya koyuyor. Bu, kentin tarihsel ve kültürel mirasının yanı sıra modern kent hizmetlerinin de korunamaması anlamına geliyor. Bunun kaçınılmaz sonucu, ne yazık ki hizmete yöneltilmesi gereken kaynakların bakım ve onarıma ayrılması oluyor. Birey yaşadığı toplumda kendini ifade etme ortamı bulduğu zaman o toplumdan kopamaz.

Bütünleşmeyi çökertebilir

Bu savın en önemli destekçisi hemşehricilik olgusudur. Hemşehricilik olgusunun dayanışma gibi pozitif etkilerinin yanı sara sivil toplum örgütlenmeleriyle toplumsal bütünleşmeyi çökertmek şeklinde negatif etkileri de bulunmaktadır. Bugün İstanbul’daki toplam dernek sayısının yüzde 42.42’sini hemşehri dernekleri oluşturmaktadır.

Bir ilimize ait toplam dernek sayısı sadece 80 iken, bu ile ait İstanbul’daki dayanışma derneği sayısı 60. Bu verilerden hareketle şöyle diyebiliriz: Ülkemizde duygusal dayanışma ve yasal örgütlenmeleri ile hemşehricilik, toplumsal hareketliliğin önemli aktörlerinden biridir. Hemşehricilik duygusunun oluşmasındaki ana etken; yerleşik toplumun göçeri dışlaması sonucunda bireyin, kendine benzeyen bireylerin içerisinde kendi değerlerini optimum (en elverişli, en iyi. N.G.) düzeyde yaşayacağını görmesidir.”

 

HAZIRLAYAN: NAİL GÜRELİ

nail.gureli@milliyet.com.tr

6