Rumlara yeterince ayıp etmedik mi?

Perşembe, 28 Ocak 2010 - 05:00

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 17 Ocak’ta İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerinin resmi açılış töreninde bir konuşma yaptı. Erdoğan’ın oradaki ifadelerini birçok açıdan çok önemli buluyorum. Başbakan, İstanbul’daki ortak kültürü oluşturan farklı din ve kültürlerin bugün de uyum içinde yaşadığını söylerken bunun teminatının da Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olduğunun altını çizmişti.

Erdoğan’ın konuşmasından satır başlarıyla bazı bölümler aktarıyorum.

...Kurulduğu günden bu yana İmparator Konstantin’den Fatih Sultan Mehmet’e, Sultan Süleyman’dan Gazi Mustafa Kemal’e, ta buralara kadar İstanbul’u bir nakış gibi işleyen, güzelliğine güzellik katan herkesi saygıyla anıyor, şükranlarımı sunuyorum...

...O minarelerden yükselen ezan sesi, çan ve hazan sesini bastırmaz. İstanbul bir kültür başkenti olduğu kadar hoşgörü başkentidir...

...İstanbul’da hiçbir kimlik baskı altına alınamaz...

... İstanbul’u yegane yapan bir başka özellik de bu şehirde camilerin, kiliselerin ve havraların aynı sokak ve mahallede sırt sırta, barış, anlayış ve hoşgörü içinde varlıklarını sürdürmeleridir...

... (Fatih’in İstanbul’un fethinden sonra yayınladığı) Galata Ahitnamesi şehirde her topluluğun kendi dillerini kullanma, kendi dillerinde eğitim görme, dinlerini ve inançlarını serbestçe yaşama, kültür ve ananelerini yaşatma, tarihi varlıklarını huzur ve güven içinde sürdürebilme teminatı verir...

Başbakan Erdoğan’ın tarihten alıntılarla zenginleştirdiği sözleri bu şekilde devam ediyor.

Gelelim bugünkü duruma ve uygulamadaki sorunlara...

Kim engelliyor?

İstanbul’u kuran İmparator Konstantin’in torunları olarak kabul edebileceğimiz Rumların ağır sorunları var. Nüfusları çok azalan ve yaşlanan Rumlar, kiliselerini açık tutabilmek için gerekli papazları yetiştiremiyor. Çünkü bu din adamlarının yetişebileceği yüksek okul kimliğindeki Heybeliada Ruhban Okulu’nun faaliyetleri 1971’de durduruldu. Rumlar, okulun açılacağına dair kendilerine pek çok kez söz verilmesine rağmen hiçbir ilerleme olmamasından ötürü devlete kırgınlar. Vergi ödedikleri, askerlik yaptıkları ve duygusal anlamda bağlı oldukları devletin kendilerine ayrımcılık yaptığını düşünüyorlar. Bence çok da haklılar. Anayasamız, bu ülkeye vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin eşit olduğunu söylüyor. Bu açık hükme rağmen Rumlar dini vecibelerini yerine getirmek ve eğitimlerini sürdürebilmek konusunda ikinci sınıf vatandaş muamelesiyle karşılaşıyor. Hükümetin pek çok bakanının “Ruhban Okulu’nun açılmasının önünde engel yok” demesine karşın okulun açılmasıyla ilgili somut bir gelişme yok.

Medeniyetler ittifakının aktif bir parçası olan, Bosna’dan Gazze’ye kadar dini ve insani hassasiyetlerin takipçisi olan bir Türkiye’nin kendi vatandaşları söz konusu olunca böylesine duyarsız kalması kabul edilebilir mi?

Ruhban Okulu’nun açılmasını, Yunanistan’la “mütekabiliyet esasına” bağlayıp buradaki bir avuç insanı üzmenin Türkiye gibi ciddi ve büyük bir devlete yakışmadığını düşünüyorum.

Ruhban Okulu’nun açılması, göçler ve ölümlerle son dönemde sayıları 3 binin altına düşen Rum vatandaşlarımıza karşı sadece anayasal değil aynı zamanda bir insanlık borcumuzdur. Ayrıca hükümet bu adımı atarak “Demokratik Açılım Süreci”nin sadece Kürt kökenli vatandaşların beklentilerini karşılamak için planlanmadığını gösterebilme yönünde önemli bir fırsat yakalamış olacaktır.