'Rüyalarımda bile Osmanlı etkisi var...'

Hayatını Osmanlı kültürünü ve sanatını tanıtıp yaşatmaya adayan Serdar Gülgün, muhteşem evinin kapılarını POSTA'ya açtı...

Pazar, 19 Haziran 2011 - 05:00

'Rüyalarımda bile Osmanlı etkisi var...'

Röportaj: Seral Cumalı
[email protected]

Alis Harikalar Diyarı’nda gibiydi... Çengelköy’ün dar sokaklarında ilerleyip büyük demir bir kapıdan girdim. Bir anda bambaşka bir dünyanın içinde, bambaşka bir zamanda buldum kendimi. Osmanlı o evde yaşıyor, daha doğrusu yaşatılıyordu. Osmanlı sanat tarihçisi Serdar Gülgün’ün de amacı buydu. Hatta bıyıklarının amacı bile... Ünlü modacı Kenzo’dan Star Wars filmlerinin yapımcısı George Lucas’a kadar birçok dünya çapında ünlünün, prensesin, prensin katıldığı davetlerle de ünlü bu evde Osmanlı geleneğinin sürdürüldüğü, gül şerbeti ikram edildiği an belli oldu. Eski kıymetli porselenlerde ikram edilen çayın yanında ev kurabiyesi vardı. Ve tabii en sonunda ‘yorgunluk kahvesi’. Her şey büyük bir zarafet içinde sunuldu. Bütün bir öğleden sonrayı geçirdiğim bu benzersiz evde geçmişe dönmemek imkansızdı...

 Bu köşkün hikayesi nedir?

Macar Feyzullah Paşa’nın av köşküymüş burası. Feyzullah Paşa aslen Macar. Adı Josef Kohman. 1840’larda Macarları Avusturyalılar’dan kurtarmak için bir ihtilal girişiminde bulunuyor. Yakalanıyor. Avusturyalılar tarafından öldürülecekken kaçmayı başarıyor. Sultan Abdülmecit ona sığınma hakkı veriyor. Avusturyalılar ise Josef Kohman’ı geri istiyor. Geri giderse cezalandırılacak; gitmemek için isim ve din değiştirip Feyzullah adını alıyor. Kırım Savaşı’nda Osmanlılar’la birlikte Ruslara karşı savaşıyor ve başarılı oluyor, ‘Paşa’ ünvanını alıyor. Ava meraklı olduğu için de bu av köşkünü yaptırıyor.

Sizin elinize geçtiğinde burası nasıldı?

Çok yıkıktı. Hatta tehlikeli bir vaziyetteydi. Yürürken bacağınız aşağıya geçiyordu.

Kaç yıldır bu evde oturuyorsunuz?

Ev benim elime 10 yıl önce geçti. Restorasyonu uzun sürdü. Bina ve içi Osmanlı yapı tekniği ve mimarisiyle yeniden yapıldı. 4 yıldır da burada yaşıyorum.

Evde her şey orijinal mi?

Her şey orijinal...

Mesela oturduğunuz koltuk kimin?

Mısır Hidivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın koltuklarından biri.

Nasıl topladınız bu eşyaları?

20 senede topladım. Evlerden, eskicilerden, Anadolu’dan çok topladım. Aileden bir iki şey de var. Topladıklarınız tabii bu şekilde olmuyor, tamirattan geçiriyorsunuz. Onun tamiri de özel, yeniden yapılmış görünmemeli.

En zor elde ettiğiniz parça hangisi oldu?



Bu işlere ilk başladığımda bir Osmanlı sancağı almıştım. Babası çok büyük koleksiyoner olan bir arkadaşıma sancağı gösterdim. “Bunu bana sat, babama alayım” dedi. Ben de “Satmıyorum” diye direttim. Sonra kırık bir taht gördüm, almak istedim. Arkadaşıma gidip, “Ben bir taht gördüm, şu fiyata. Bu sancağı o fiyata alırsan satarım” dedim. Sancağı ona satıp bu tahtı aldım.

Siz nasıl bir evde büyüdünüz?

Böyle bir evin eşyalarının apatmana girmiş halini düşünün, öyle bir evde büyüdüm. Aileden kalmış eşyalar da vardı ama annem özellikle antikaya çok meraklıdır. Zaten eski kültürümüze meraklı bir aileyiz.

Fransız okulunda batı eğitimi aldınız, sonra işletme okudunuz, bu işlere yöneliş nasıl oldu?

Saint Benoit’da okudum, ama işletmeye girdiğim vakit anladım ki bu benim için doğru bir iş olmayacak. Osmanlı sanatına ve sanat tarihine çok meraklıydım. Üniversite yıllarımda araştırmalarımı yapmaya, kendime bir hoca bulup eski Türkçe okumaya başlamıştım. Bu hobimi ciddi bir şekilde, üniversite eğitimime paralel götürdüm. İşletmeyi bitirince Londra Üniversitesi’nin Doğu Sanatları bölümünün master programına başvurdum. Kendi kendime yaptığım eğitimle sınavı geçip Osmanlı sanatı üzerine master yaptım.

İstanbul’a dönünce hemen bu işlere başladınız mı?

1993 yılında Londra’dan döndüm. O dönem Çiğdem Simavi’nin başkanı olduğu KÜSAV Vakfı (Kültür ve Sanat Varlıklarını Koruma Vakfı) ile senelerce Osmanlı sanatı üzerine sergiler düzenledim. Çiğdem Simavi bir büyük olarak bana çok yön vermiş bir kişidir; hep şükranla anarım. Hayatımdaki bir diğer kilometre taşı da Vitali Hakko’dur. 1995 yılıydı, Vitali Hakko bir gün sergime geldi; “Siz eski kumaşları çok iyi biliyorsunuz, bugünün de içinde bir insansınız, biz eski Osmanlı desenlerinden ilham alan bir döşemelik koleksiyonu yapmak istiyoruz, bizimle çalışır mısınız?” diye sordu. “Ben tasarım yapamam” dedim, Vitali Hakko “Yaparsın” diye ısrar etti; böylece tasarım dünyasına girdim. Bu tarz kumaşların ilkini Vakko’da gerçekleştirdik. Bugün çok moda olan Osmanlı dekorasyonunun, Osmanlı desenlerinin öncüsü o koleksiyondur. Hala Vakko’da o işi yapıyorum. Bu arada birçok önemli köşk ve yalıların dekorunu da yaptım ve yapmaya devam ediyorum.

O zamanlar Osmanlı sanatına bugünkü gibi ilgi var mıydı?

Hiç yoktu. Hatta önyargıyla yaklaşılır, gericilikle bir tutulurdu. İnsanlar şunu ayırt edemiyordu: Bir insan Osmanlı tarzıyla ilgili olabilir ama çok çağdaş da olabilir. Zaten de öyle olmalıdır. O devrin içinde sıkışıp kalmış, müzeleşmiş, tozlaşmış bir şey değil bizim istediğimiz. Bizim istediğimiz o günün bilgisini, görgüsünü, estetiğini, sanatını bugüne taşımak. Yoksa eski haliyle müzede duruyor. Onu bugünün hayatına entegre etmek önemli.

“Geçmişte değil bugünü yaşıyorum”



Kendinizi bu evde nasıl hissediyorsunuz?

Kendimi çok mutlu hissediyorum. Burada yaşamayı sevmenin dışında bu evi kurtardığım için çok mutluyum. Çünkü bu ev kaybolup gidecekti. İstanbul’un bir kültür varlığı kurtulmuş oldu. Bana bir şey de olsa bu ev 100 yıl daha yaşar. Bir İstanbullu olarak bunu yapmaktan memnunum. İkincisi bu evin içinde şahsen yaşamaktan mutluyum. Benim bir çok bilgimin, sevgimin, tutkumun bir meyvası bu ev. Dolayısıyla yıllardır uğraştığım şeylerin maddeleşmiş hali. Bu evin iyi bir bayraktar olduğuna inanıyorum. Kültürümüze dikkat çekici, sevdirici, imrendirici bir örnek. Çünkü bu toprakların, bu kültürün ürünü.

Kendinizi bu evde geçmişte yaşıyor gibi, bir padişah gibi mi hissediyorsunuz?

Hiç hissetmiyorum. Bana hep “Herhalde geçmişte yaşasaydınız çok mutlu olurdunuz” diye sorulur. Hiç mutlu olmazdım gibime geliyor. Ben öyle mutluyum ki bu devirde yaşamaktan. Bu devir öyle rahat bir devir ki. 

Bu devirde geçmişi yaşamak mı sizi çeken?

En rahatı! Hak var, hukuk var, doktor, ilaç, her şey var. Harika bir devir bu devir. Nasıl yaşayacağınızın seçimini yapmak size kalıyor. İnternet ortamında olmayı da seçebilirsiniz; doğal bir hayatın içine de girebilirsiniz.

“Tarkan bizi kırmadı Kenzo ile göbek attı”



Bu evde verdiğiniz davetlerde, dünya çapında mühim kişileri konuk ediyorsunuz. Onlarla dostluğunuz nasıl oluştu?

Vallahi seneler içinde bir şekilde oluştu. Londra’da okuduğum, orada çalıştığım yıllardan kalma arkadaşlıklar var. Zaten herkesin aklı İstanbul’da. Herkes İstanbul’a gelmek istiyor. İstanbul daha doğrusu Türkiye dünyada yükselen değer. Modacısı, başkanı, başbakanı herkes İstanbul’a, Kapadokya’ya, Ege’ye gelmek istiyor, Mardin’i merak ediyor. Gelince de temaslarımız tazeleniyor, geldikçe daha çok seviyorlar, sevdikçe daha çok geliyorlar. Böylece tekerlek dönüyor.

Kimleri ağırladınız bu evde?

Modacı Kenzo’nun dışında yakın zamanda Amerikalı oyuncu Ralph Fiennes geldi. Martha Stewart’ı (Amerikalı iş kadını ve yayıncı), Star Wars (Yıldız Savaşları) filmlerinin yapımcısı George Lucas’ı ağırladık. Avrupalı aristokrat kesimden çok misafirimiz oldu.

Tarkan ödül almak için sahneye çıkmıyor, siz nasıl buraya getirttiniz, üstelik göbek attırdınız?

Vallahi bizi kırmadı geldi. Aynen öyle oldu, modacı Kenzo ile göbek attılar.

Ünlü misafirleriniz bu evde ne hissettiklerini söylüyorlar?

Bir kere büyük bir huzur hissettiklerini söylüyorlar. Bunu evin yüzde 100 ahşap olmasına da bağlıyorum. Ekolojik ev işte. Burası rahat, insanın kendi evinde hissedeceği bir ev. Onun için çok rahat ediyorlar, çok mutlu oluyorlar. Türkiye’nin imajı çok değişti ama yabancıların aklında yine de bir soru işareti var. Burada iyi bir medeniyetin temsilcileri olduğunu görüyorlar. “Bütün ikramlarım Osmanlı işidir”

Onlara ne ikram ediyorsunuz davetlerde?

Bu iş beni her şeyiyle ilgilendiriyor. Yemekler de tanıtımın bir parçası. Bu yüzden Osmanlı yemekleri ikram ediliyor bu evde. Bu evdeki bütün ikramlar Osmanlı işidir. Size ikram ettiğimiz gül şurubu da öyle değil mi? Çünkü inanıyorum ki bir kültür böyle korunur. Bahçeye bir çiçek ekeceksem bile bizim çiçeklerimizden olsun, ithal olmasın, ağaç bu yörenin ağacı olsun istiyorum. Bahçedeki dut ağacı gibi. Yani iş iki sedir koymakla bitmemeli; daha ileri olmalı.

Yemekleri kim yapıyor?  İyi bir aşçı olduğunuzu biliyorum...

Yaparım, daha doğrusu yapardım. Şimdi yapmıyorum, çünkü yapıp yapıp yiyorum kilo alıyorum. Eskiden misafirlerime de yemek yapardım ama şimdi eksik olmasın çok becerikli bir yardımcım var o yapıyor.

  Davetler dışında bu evde ne yenir, ne içilir?

Hep alaturka yemekler yaparız; zeytinyağlılar, pilavlar... 

Nasıl bir yaşamınız var bu evde?

Bu evde yaşam ya çok sakin, ya da çok hareketli. Ortası yok. Ben yalnız yaşıyorum. Ya yalnız oluyorum, ya da misafirler oluyor.

“Başka aşka yer yok!..”



Aşk yok mu bu evde?

Aşk yok bu evde! Buradaki en büyük aşk Osmanlı sanatı. Osmanlı sanatının aşkından başka aşka yer yok. Daha ne aşk olsun!

Rüyalarınızda Osmanlı gördüğünüz bir espri mi yoksa gerçek mi?

Doğru, vallahi görüyorum. Vakko’ya ilk desen yaptığım yıllarda rüyamda hep kumaş desenleri görürdüm. Giderdim Vitali Hakko’ya, “Bay Vitali, rüyamda şöyle bir kumaş deseni gördüm” derdim; “Aman aman ne iyi, rüyanda bile bana çalışıyorsun” derdi.

 Şimdi ne görüyorsunuz?

Hep Osmanlı görürüm. Şimdi mekanlar, yerler, antikalar görüyorum.

Bıyıklar da Osmanlı kültürünün bir parçası olarak mı bırakıldı?

O da öyle oldu. Bir dostum, “Senin içine bir Osmanlı kaçmış” diyor. Artık bıyıklı Türk erkeği kalmadı. Ben de dedim ki, “Osmanlı’ya her şeyiyle sahip çıkıyoruz. Bıyık da korunmaya alınmalı. Bıyığa sahip çıkmak lazım. Bu da bir kültür varlığı!”

( 12.06.2011 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır. )

5