Selcen Doğan Ağakay

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Sabırlı olanlar başarılı olacak

Pazar, 02 Mayıs 2010 - 05:00

Yeni neslin belki de en büyük eksiği ‘sabırsızlığı’. Onların suçu yok aslında. Ne de olsa, dünyada son otuz yılda yaşadığımız değişim, belki de dünyanın başlangıcından beri yaşadığımız değişimden fazla.
Hız, hepimizin başını döndürüyor. Bilgi, üstümüze oluk oluk akıyor. Ne ki, duygularımız, içinde yaşadığımız teknolojik çağın hızıyla paralel ilerleyemiyor. Hal böyle olunca, duygular güdük kalıyor, ‘derinleşme’ yaşanamıyor.
Genç ruhlar her şeye, hemen sahip olmak, hemen tüketmek ve bir sonrakine geçmek istiyor. Bu durum hem iş hayatlarını, hem özel hayatlarını hem de sosyal hayatlarını kötü etkiliyor. İş hayatında sabredemiyor, sebat edemiyor, daldan dala atlıyorlar. İlişkilerinde sabredemiyor, yüzeysellikle ve hızla yaşadıkları ilişkilerini kısa zamanda tüketerek üst üste hayal kırıklığı yaşıyorlar.
Oysa ‘Sabırsız ruhlar, her zaman darlık içindedir’. Her şeyi hemen istedikleri için, her şeyden çabucak rahatsız olurlar.
Sabrın başarıdaki payı hep bilinirdi ama herhalde hiçbir zaman şimdi olduğu kadar önemli ve ‘kritik’ olmamıştı. Her neslin imtihanı farklı tabii. Şimdiki neslin en zor ‘imtihanı’, hiç kuşkusuz ‘sabır’la.
Şimdi en zor olan şey ‘sabırlı olmak’ ve başarının anahtarı tam da burada, ruhu terbiye ederek ona sabrı öğretmekte...

İnsanlığın sınırlarını belirleyen şey

Felsefeye göre, iç huzuru veya iç sıkıntısı vererek kişiyi uyaran şey ‘vicdan’dır. Felsefe, ‘vicdan’ı bir kavram olarak değil, kişisel bir yetenek olarak görür. Peki bu yetenek nasıl elde edilir?
Metafizik anlayış, bu yeteneğin doğuştan var olduğunu öne sürer. Diyalektik anlayış ise, vicdanın, insanın içinde bulunduğu toplumsal koşullarda edindiği görgü ve bilgisinin sonucunda oluştuğunu savunur. (bkz.vikipedi)
İster felsefi açıdan bakın, ister dini, ister ahlaki, ya da başka bir açıdan, şu bir gerçek ki, ‘vicdan’dır, insanlığımızın sınırlarını belirleyen şey. Vicdanın olmadığı noktada, ‘insanlık’tan bahsedilemez.
İnsanlığımızdan utandığımız olaylara şahit olduğumuz bu günlerde, eğitim sistemimizi, adalet sistemimizi, sosyolojik yapımızı, ekonomik durumumuzu vs.yi sorgulayıp duruyoruz. Kalbimizin anlayamadığını, aklımızla anlamaya çalışıyoruz. Psikologlardan, eğitimcilerden, sosyologlardan, doktorlardan yardım istiyoruz. Nasıl olur? Neden olur? Biz nerede yanlış yaptık? diye sorup duruyoruz.
Kimse farkında değil ama ‘esas’ olanı, hamuru ekmek yapan şeyi, ‘maya’yı konuşmuyoruz. Çünkü onu nasıl konuşacağımızı bilmiyoruz. İnsanlığın mayasının ‘vicdan’ olduğunu unutuvermişiz. ‘Vicdan sahibi olmak’ nasıl öğretilir, bu konuda hiç kafa yormamışız.
Esas suçumuz, çocuklarımıza insan olmayı, yani ‘vicdan’ı öğretmeden, kafalarını eğitmeye kalkmamız.
Evvela bunu konuşmalı, ondan sonra diğer sistemleri sorgulamaya başlamalıyız. Bir toplumun kıyametinin, ‘vicdansız’ bireyler yetiştirmek olduğunu unutmamalıyız...

HAFTANIN NOTLARI

Kapalıçarşı dizisinin ‘Fırat’ı Engin Altan Düzyatan bir dergiye verdiği röportajda ‘Erkek hormonum ağır bastığından erkek görünümündeyim. Kadın değilim ama kadın tarafım da var’ demiş.
(Bugüne kadar genellikle ‘ağır ağabey’ tavrında olan, maçoluğunu vurgulayan oyuncular gördüğümüzden olsa gerek, Düzyatan’ın bu samimi ve Türkiye için cesur açıklamasına şaşırdık. Demek ki 2000’li yıllar sadece siyasi açılımlara değil, ‘erkeklik’ ve ‘erkek kimliği’ konusunda da açılımlara vesile olacak diye düşündük).

Nişanlısı Doug Reinhardt’la ilişkisini bitiren Paris Hilton’un nişanlısına iki milyon dolara mal olduğu ortaya çıkmış. Çiftin ilişkileri boyunca hep Reinhardt’ın para harcadığı ve Hilton’un hemen hiçbir masrafa karışmadığı söyleniyormuş. Tüm tatilleri, yat gezilerini ve özel jet yolculuklarını ödeyen Reinhardt, ciddi bir mali krize girmiş.
(Eh kızcağız ne yapsın, bir erkeğin onunla parası için mi birlikte olup olmadığını anlaması için bazı testler yapması gerekiyor. Tek sorun, söz konusu kişi Paris Hilton olunca, bu testler karşı tarafa biraz pahalıya mal olabiliyor(!).

Kısa kısa reklamlar

Favorim: Arçelik’in ‘Anneler Günü’ reklamı tek kelimeyle harika. Filmin sıcaklığı, doğallığı insanın içine işliyor. ‘Bütün Anneler Kraliçedir’ fikrinden hareketle Arçelik logosunun Kraliçe’ye dönüştürülmesi ise çok güzel bir buluş.

Fenalık geldi: Devamında ister 3, ister 5, ne gelirse gelsin, tüm 118’li numaraların reklamlarından fenalık geldi artık. Evde, iş yerinde, arabada, nereye gidersem gideyim 118’ler üstüme üstüme geliyor. Reklamın bu kadarı hakikaten kabak tadı veriyor, insanın sinirini bozuyor.

İyi oynamışlar: Pepsi’nin Kenan İmirzalıoğlu ile çektiği reklam da ‘bizden’ duygusu veriyor insana. Anneyi oynayan karakterin ‘Allah razı olsun senden Kenanıııım’ deyişi çok gerçek. Kenan’ın telefondaki güzel kızı görünce yaşadığı şaşkınlık ve ‘Eee annenizi gördüm. Sonra da sizi gördüm’ tepkisi ise ‘Aşk geliyor’ hissi veriyor hepimize.

En iyi slogan: Bu haftanın en çok ilgi çeken reklamlarından biri de Ergo Sigorta’nınki. Bir kere jingle hemen yakalıyor sizi. Seçtikleri ünlüler toplumun farklı kesimlerine hitap etmeleri bakımından doğru isimler. En hoşuma giden ise ‘Sigortalatmak başka, Ergolatmak başka’ sloganı. ‘Yenilikçi’ ve başarılı bir slogan olmuş.

Facebook’tan kaçış yok mu?

Birisi benim adıma facebook’ta hesap açmış. Web sitemden bir fotoğrafımı alıp bir güzel de yerleştirmiş. Tanıdığım birkaç kişi ve tanımadığım bir sürü kişiyle arkadaş olmuş.
Web sitemin tasarımcısı Erman Peremeci’den yardım istedim. Facebook’taki kişinin ben olmadığımı, bunun engellenmesinin mümkün olup olmadığını sordum. O da bana ‘O Selcen’in siz olmadığının ispatı için sizin kendi adınıza bir facebook hesabı açtırmanız gerekiyor’ deyince ‘Facebook’tan kaçış yok mu yani!’ diye isyan ettim. Facebook’ta benim adımla arz-ı endam eden kişinin varlığına itiraz etmek için bile facebook’a üye olmam gerekiyormuş. Erman da bu yüzden benim için yeni bir hesap açtırmış. ‘Ama ben yeni bir hesap da istemiyorum. Ben facebookta olmayı istemiyorum ki’ diye tepki gösterince o da şaşırdı ve dayanamayıp sordu: ‘Neden istemiyorsunuz peki?’
Öyle ya, herkes facebook’taydı. Bu artık o kadar doğal bir durumdu ki, kimse facebook’ta olup olmamayı sorgulamıyordu. Sahi ben niye istemiyordum orada olmayı?
Gerek duymuyordum sadece. Bu kadar basit, sıradan bir nedenim vardı.
En sonunda Erman ‘Facebook yokmuş gibi davranacaksınız o zaman. Görmezden geleceksiniz. Facebook’ta sizmişsiniz gibi iletişim kuran kişinin yapabileceklerinin riskini de göze alacaksınız’ dedi.
Ben işin içinden çıkamadım. Daraldım. Facebook’tan kaçmak istiyorum... İmdat!