Sabun kokuyor, metroya biniyor Sienna Miller'dan ilham alıyor

Dünya moda arenasında kendinden söz ettiren Türk tasarımcı Bora Aksu, İngiliz eleştirmenlerce “Modanın parlayan yıldızı” olarak nitelendiriliyor

a
a
Cumartesi, 09 Ocak 2010 - 05:00


Sabun kokuyor, metroya biniyor Sienna Miller'dan ilham alıyor

Doktor bir anne ve babanın çocuğu genelde doktor olur; siz öyle bir ortamda içinizdeki tasarım ruhunu nasıl keşfettiniz?

Dediğiniz gibi doktor bir anne babanın oğlu doktor olur! Ama annemin hobi olarak kendi kıyafetlerini yaratma, tasarlama özelliği vardı. Ben de çocukluğumdan beri elimde kağıt kalemle hep çizim yapardım.

Neler çiziyordunuz?

Öyle ev, ağaç, böcek çizmezdim, insan çiziyordum. Annem o çizimleri saklamış, şimdi bakıyorum da, kıyafet detayları çizmişim. 70’lerin geniş paça pantolonlarını mesela. Ama o çizimler tasarım değildi, benim gözlemlediğim ve kendi dünyamı yansıttığım bir araçtı.

Bu çizimlerin tasarıma dönüşmesi nasıl oldu?

Ergenlik çağıyla başladı. Yine de meslek olabileceğini düşünmüyordum, zaten gidip işletme okudum. Ama derslerimi bırakıp çok sevdiğim için durmadan çizim yapıyordum. Hobinin dışında bunun üzerimde büyük bir gücü olduğunu fark ettiğimde “Üzerine gitmem lazım” dedim.

Doktor aileniz ne dedi?

Annem çok destek oldu.

Buna karar verdiğinizde kaç yaşındaydınız?

94-95 yıllarıydı; ben 22-23 yaşlarındaydım; çizdiklerim tasarım çizgilerine dönüştü. Kendi kendime “Bu ay şu koleksiyonu yapayım” diyor, bayağı koleksiyon çiziyordum. Kendi kendime resmen oyun oynuyordum. Sonra “Bunun eğitimini almak istiyorum” dedim ve İngiltere’ye gittim.

Neden İngiltere; modanın merkezi Paris değil?

O zaman birçok ünlü tasarımcının yetiştiği Central Saint Martins moda okulunu biliyorduk, Rıfat Özbek İngiltere’deydi. Özellikle Rıfat Özbek’in bir öncü olduğunu her zaman düşünmüşümdür. O yol ayrımında çizim dosyalarımı toparlayıp direkt Saint Martins okuluna görüşmeye gittim. Hiçbir teknik bilgim yok, hiçbir tasarım eğitimim yok sadece elimde bir çizim dosyam vardı. Ama o çizim dosyamı görünce o zaman Saint Martins’in başındaki ünlü tasarımcı Wendy Dagworthy beni okula aldı. Hani vardır ya hayatımızda önemli insanlar, onlardan birisi odur.

Dünya modası sizi nasıl keşfetti?

Central Saint Martins okulu, sanki moda eviymiş gibi Londra Moda Haftası’nda defilesi olan tek okuldur. Bütün basın ve dünyadaki alıcılar ordadır. İşte ben o mezuniyet defilemde keşfedildim. Basın, “Defilenin yıldızı Bora Aksu’ydu” diye yazdı. Basının bu ilgisi benim sıyrılmama ve bir sponsor ödülü almama yol açtı. Burberry’nin ana sahiplerinden ARG Creation Group sponsor olmak için beni seçti, “6 ay sonra Londra Moda Haftası’nda kişisel defilenizi yapacaksınız” dediler. Bu bir öğrenci için hayal, rüya. Tiyatro okulunda okuyan birinin başrol oynaması gibi.

İlk koleksiyon nasıl ortaya çıktı?

Böyle bir şansım varken öyle bir koleksiyon yaratayım ki tam beni yansıtsın, ileride de dönüp bakabileyim ve “Bak o zaman da bunu yaratmışım” diyebileyim istedim. Çok büyük kritikler geldi, çok güzel şeyler yazdılar, basının çok büyük bir desteğiyle İngiltere Moda Konseyi’nin yeni jenerasyon ödülünü aldım o defile ile. Daha sonra da bu ödülü 4 kere aldım. O ödüller sayesinde kariyerimde atılımlar yaptım. Çünkü genç bir tasarımcının kendi parasıyla kendi başına defileler yapması, bu işe başlaması o kadar zor ki.

Moda da galiba spor gibi, ırkçı tavırların olmadığı, yeteneklerin konuştuğu bir alan. Hani “Biz Türküz ya bizi engelliyorlar” gibi laflar vardır; siz sürekli desteklenmişsiniz!

Kesinlikle, hangi milletten, hangi ülkeden olduğunuzun önemi yok. Ben hiçbir ayrım hissetmedim, zaten öyle bir ayrımcılık olsaydı bu destekler olmazdı. Zaten Londra Moda Haftası’nın en önemli özelliği resmi listedeki tasarımcıların yüzde 50’sinin yabancı uyruklu olması. Kullandığınız dil görsel dil, herkese hitap ediyor.

Aşkın dili yoktur gibi...

Aynen, kıyafetin de dili yoktur! O yüzden bütün dünyayla iletişim kurabiliyorsunuz. Aslında sanatçısınız ama tam sanatçı da değilsiniz; sanat ve işin ince bir çizgisi var. Her zaman o çizginin üzerinde yürümek zorundasınız.

Peki sanatçısınız, eski tartışma; sanat sanat için mi, sanat toplum için mi?Giydirmek için mi yaratıyorsunuz, yoksa tasarımın sınırlarını zorlamayı mı tercih ediyorsunuz?

“Ben sanatçıyım, sanat yaparım” diyemiyorsunuz, moda öyle bir şey. Hem yaratıyorsunuz, hem yarattığınız şeylerin fonksiyonel olması gerekiyor. Çünkü siz insan üzerine bir şey yaratıyorsunuz, bir resim yaratmıyorsunuz. Benim avangard bir tasarım dilim var. Ama bu avangard tasarım dilinin insan bedeni ile armoni içinde olmasını düşünüyorum. Asılı kalsın diye değil, giyilsin diye tasarlıyorum.

Stilinizi ne zaman keşfettiniz, daha sonra değişikliğe uğradı mı?

Master dönemimde keşfettim. Ben onu bir yolculuğa benzetiyorum. Araba değişmez ama uğradığı, gittiği yerler değişir. Stilinizin de ana özellikleri değişmez, özü hep aynı kalır ama aşamaları değişir.

Stilinizin özünü nasıl tarif edersiniz?

Avangard, aynı zamanda romantik; ama bir çentiği olan romantiklik. Hani “Aa ne güzel bir elbise” demektense o elbisenin aslında bir derinliği olması, sürprizleri olması gerekir. Mesela siz saten beklerken bir yerden kalın koton çıkması gibi. Mesela kadın kıyafetlerinde erkek elbiselerinden detaylar kullanırım, onları kadın siluetiyle birleştiririm. O keskin hatları aslında siz kadın formunun üzerine koyduğunuz zaman onlar feminenleşir. Ama o keskin hatlarıyla kontrast ve tezatlık yaratır. O tezatlık hep çok hoşuma gider. O kadının aslında kadınsılığını ortaya çıkarır. O tezatla birlikte kadınsılık daha öne çıkar. Beyazın beyaz olduğunun yanına siyah geldiğinde daha çok ortaya çıktığı gibi.

Sizin hayalinizdeki kadın nasıl bir kadın?Mutlaka hayalinizdeki bir kadına tasarım yapıyorsunuz değil mi?

Evet, aslında her tasarımcının Muse dediğimiz (Yunan mitolojisinde Zeus’un kızları olan dokuz periye verilen isim. Sanatta ‘ilham perisi’ olarak kabul ediliyorlar) bir hayali vardır, benim bu her sezon değişir. Bazen bu birkaç kadının karışımıdır. Arkadaşlarım kıyafetlerimden alırlar, onları kendi aksesuarlarıyla, bir ceketle giyerler artık o kıyafet onların olur. Ben o değişimleri çok severim ve çok etkileyici bulurum. Sizin tasarımınızı alan kadın onu kendisi haline getirir. Çünkü ona nasıl giyeceğini dikte edemezsiniz. Onun özgürlüğü vardır. Ben o yüzden hayaldeki kadını özgür bırakırım. Bazen çalıştığım sanatçılardan etkilendiğim olur.

Kimler onlar?

Film yıldızları Keira Knightley, Sienna Miller, şarkıcı Tori Amos, rock şarkıcısı Little Boos, yeni şarkıcılardan Gabby Young. Değişik endüstrilerden gelmiş yaratıcı insanlarla çalışmak bana ilham veriyor, zenginleştiriyor.

Ruh haliniz tasarımlarınızı çok etkiler mi?

Depresif olmam ama karanlık dönemler renk paletimi ve tasarımlarımı etkiler. Ben trendlerin de genel dünyadaki ruh halinin bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Trendleri sadece kıyafet olarak adlandırmak yanlış olur, trendler aslında o anki dönemi yansıtır. Hem renk paletine, hem kumaşlara etkisi olur. Ekonomik krizlerin modalarına bakarsanız renklerin çok etkilendiğini görürsünüz. Bir tasarımcı grubu da parlak ve canlı renklerle sanki kriz yaşanmıyorcasına tasarım yaptı. Siz orada tasarımcının da tavrını anlayabilirsiniz. O nedenle moda sadece kıyafet değil o dönemin de yansımasıdır. Tarih kitabı gibi bir şey.

Sizin tasarımlarınız da aslında tarih kitabı gibi!Bu kış koleksiyonunuzun esin kaynağı Victoria Dönemi olmuş. Tarihe yolculuklar yapıyorsunuz. O yolculukları sizi en çok etkileyen dönemlere mi yapıyorsunuz?

Evet, beni belli dönemlerdeki özellikle kıyafet formları ve o formların neden kaynaklandığı çok etkiliyor. Mesela Victoria döneminde kadını çok sıkan, kasan kıyafetler, o sosyal dönemdeki kadının konumunu gösteren bir işaret. Kadının o dönemde sadece kocasının yanında olması gerektiği, sadece bir sosyal statü sembolü gibi kullanılması, o yüzden bir kadının ne kadar az hareket ediyorsa sosyal statüsünün o kadar yüksek olduğunu göstermesi gibi farklı doneler var. Aslında sadece kıyafet değil o kıyafetlerin altında yatan derinlik var. Bu kış için hazırladığım koleksiyon 19. yüzyıla yolculuktu. Yaz 2010 koleksiyonumda ise Oscar Wilde ile 18. yüzyılın romantik kıyafetleri ve rock grubundan esintiler var.

Rock ve Oscar Wilde nasıl buluştu sizin kafanızda ve ruhunuzda?

Rock grubu Kiss’in yüz makyajlarından esinlendim. Jimi Hendrix’in ceketlerinden ilham aldım. Bunları Oscar Wilde’ın Mutlu Prens hikayesiyle harmanladım. Ben bir şeye odaklanmaktansa birkaç doneyi alıp onları harmanlamayı ve ortaya bir karışım çıkarmayı seviyorum. Sizin gardrobunuzdaki kıyafetler gibidir. Kıyafetlerinizin hepsi başka başka yerlerden alınmıştır ama sizin sentezinizden geçtiği için bir şekilde birbiriyle uyumludur. Bu kişisel tat sentezi gibi bir şeydir. Ben Jimi Hendrix’ten bir şeyi, Oscar Wilde’ın hikayesinden bir şeyle sentezleyebiliyorsam o benim tat sentezimden tasarım olarak çıkabiliyor.

Tasarımlarınızdaki imzanız nedir; sizin olduğu ilk bakışta nereden anlaşılır?

Kontrastlar demiştim ya işte o kontrastlar. Deriyle örgüyü bir arada kullanma, ince ve kalın kumaşı bir arada kullanma ve hep onun denge noktasını ararım ve o nokta kıyafetin bir yerinde bulunur. O farklı tezatlardaki denge benim imzam.

İş kimliği dışında nasıl birisiniz? Yaptığınız tasarımlarda romantizm var ‘bir çentik’ de olsa, siz romantik biri misiniz?

İş, hayatımın yüzde 80’ini kapsadığı için hayata bakış açım romantik olmasına rağmen, kendim çok romantik değilim herhalde. Benim romantik objelere karşı ilgim var, onları seyretmeyi severim. Mesela 70’lerde yapılmış birtakım filmleri çok severim çünkü onlardaki renk paleti, dokular beni çok etkiler. Buğulu, birtakım sarıların olduğu bir renk paletidir o. Kendimce romantik olan objelere karşı hep ilgim var ama, yaşamın işleyişinde üretim, defile, satış çarkının içinde pek romantik olamıyorum doğrusu... Eşimle beraber çalıyorum, ikimizin de yaşantısı ve işi birbirine o kadar çok geçmiş durumda ki, o yüzden çok fazla özel hayatımız olamıyor.

Eşinizle nasıl tanıştınız? Romantik bir aşk hikayesi mi?

Eşim Rafaella ile öğrencilik yıllarımızdan tanışıyorduk ve biz ev arkadaşıydık. Rafaella Mauritus adasından ama İngiliz. İlişkimiz ev arkadaşlığından çıkıp duygusal hale geldi. Ve 4 yıl önce de evlendik.

Çocuk düşünüyor musunuz?

Aslında düşünüyoruz. Ama bir türlü planlayamıyoruz.

Siz hiç parfüm kullanmazmışsınız; neden?

Bilmem, ben aslında temizlik olması gerektiğine inanıyorum ve sanki parfümün o temizliğin önüne geçtiğini düşünüyorum. O yüzden sabun kokusunu parfüm kokusuna tercih ediyorum. Yani temizlik kokusunu tercih ediyorum.

Otomobil de kullanmıyormuşsunuz; neden?

Kullanmıyorum evet ama zaten Londra’da otomobil kullanma ihtiyacını da hissetmedim, her yere metro ağı var.

Ulaşım için metroyu mu kullanıyorsunuz?

Kuzey Londra’da Angel diye bir yerde oturuyoruz, işe metroyla gidip geliyorum. 25 dakika falan sürüyor.

Elde çizim yapıyormuşsunuz, bilgisayarı reddediyormuşsunuz...

Ben birtakım şeylerin, mesela el ve kağıt arasındaki iletişimin bilgisayarda kurulamayacağını düşünüyorum.

Son olarak kadınlara önerileriniz neler?

Bir moda tasarımcısının bunu söylemesi belki yanlış ama trendleri çok fazla takip etmesinler. Bence bir kadının kendisini ve kendi vücudunu tanıması trendlerden daha önde. Çünkü trendleri belki veri olarak kendinize uygulayabilirsiniz ama hiçbir zaman trendler size ne giyeceğinizi dikte etmemeli. Çünkü her kadının kendini en iyi hissettiği kıyafet vardır muhakkak. O çizgide giderek, kendi kişiliğinin ve vücudunun hatlarının dışına çıkmayarak trendlerden de bir takım veriler alabilir kendisine.

Nasıl mesela?

Mesela bu kış sezonunda çivit mavi modaydı. Eğer o kadının rengi değilse, ten rengine hiç uymuyorsa, illa da moda diye kullanmak istiyorsa çivit mavi bir kemer alsın. O sevdiği rengi bir aksesuar olarak kullanabilir. Trendler kadını modanın kurbanı haline getirmemeli. Kadın, ben buyum, bu şekilde giyinmeyi seviyorum ama bu doneleri de bu sezon almak istiyorum diyebilmeli. Kadın modaya dikte etmeli, moda kadına değil. Kadınlar kendini, kişiliğini, vücudunu tanısınlar, neyi sevdiklerini iyi anlasınlar ve ondan sonra alışverişe çıksınlar!

 

RÖPORTAJ: SERAL CUMALI

scumali@posta.com.tr

8