Sahip çıkılmalı

Cumartesi, 28 Kasım 2009 - 05:00

Lalin anneyiz.biz’de ‘hayatta nelere sahip çıkmalı’ konusunda çok güzel bir yazı yazmış. Ben de tamamen ondan esinlenerek kendi listemi yazayım dedim.

Koşullar ne olursa olsun şerefine sahip çıkmalı insan.

Bir önceki iş yerimde çalışırken genel müdür yardımcımız bana veda ederken, ona “Bana tavsiye edebileceğiniz bir şey var mı?” diye sordum. “Sana tavsiye edebileceğim bir şey yok, şerefini koru yeter” demişti. Hiç unutmadım o konuşmayı, mümkün olduğunca şerefimi korumayı da...

Kötü gününde yanında olan dostuna sonradan ne olursa olsun sahip çıkmalı.

Hayat zor, her anı zor. Koşullar zaman zaman insanı kendi gibi olmayan şeyler yapmaya zorlayabiliyor. Direnmek bazen imkansız hale geliyor. Dostların da bazen öyle saçmalıyor ki hayatından silesin geliyor. O anlarda şu testi uyguluyorum: Bu insan kötü zamanlarımda yanımda mıydı? Cevap “Evet”se gerisinin önemi kalmıyor.

İşine gücüne sahip çıkmalı

İş hayatından koşulsuz mutlu olan yoktur sanırım. Ama hakkın yenmiyorsa, sana insan gibi davranılıyorsa, etrafında konuşacak birkaç iyi insan varsa ve de işini az çok seviyorsan mutlaka sahip çıkmalısın ona. Çalışmak insanı bu hayatta var eden en önemli şeylerden biri. Boşluk her beladan daha tehlikeli.

Geçmişine, geçmişindekilere sahip çıkmalı insan

Hiçbir ayrılık sevgi ve barış içinde gerçekleşmez. Ya sen ya karşı taraf bir şekilde mağdur olur. Ya sen ya karşındaki uzun süre nefret içinde yaşar. Doğal olanı da budur zaten. Ama koşullar ne kadar kötü olursa olsun geçmişine, geçmişte yaşadığı aşka, yaşadığı güzel günlere sahip çıkmalı insan. İntikam dürtüsüyle geçmişe ihanet etmemeli. Unutmamalı ki, bugün biz neysek, bunun bir parçası da geçmişimizdekilerdir; kattıklarıyla da, aldıklarıyla da.

Ve insanın başına ne gelirse gelsin çocuğuna sahip çıkmalı

Annesi göstermiyor, babası aldı başka ülkeye götürdü, depresyondayım... Bunlar bahanedir. Çocuğuna sahip çıkmayanın bu dünyada da, başka dünya varsa orada da affı yoktur benim gözümde.

Can’lı Yayın

Bizim Can sınıftaki kızları bıraktı şimdi de öğretmenlere göz dikti. Kendi öğretmenleri de değil üstelik başka sınıflarınkine kur yapıyor. Akşamları “Allahım seneye Eda Hanım’ın sınıfında olayım n’olur” diye dua falan ediyor, şaka değil. Bana da talimat verdi “Git Eda ile tanış” diye. Yaptığı konuşma şöyle.

Anne git Eda ile tanış. Esmer uzun saçlı olan. Ama sen yine de sor hangisi diye, iki öğretmen de esmer çünkü.

“Ne diyeyim görünce?”

“Ben Can’ın annesiyim de.”

“Can yeterli mi, soyadını da söyleyeyim mi?”

“Can yeterli, o beni iyi tanır.”

Konuşulmak en kolayı

Bir zamanlar yazılarından çok tat aldığım ama son yıllardaki ‘en büyük benim’ tavrından artık fena halde sıkıldığım Hıncal Uluç, Helin Avşar’ın Rasim Ozan Kütahyalı ile yaptığı röportajı övmüş. “Nasıl olursa olsun önemli olan konuşturmaktır, başarının başka ölçüsü yoktur” gibi bir şeyler demiş. Bana cevap falan vermez ayrı da ben birkaç soru sormak isterim kendisine.

Konuşulmak derken kimin konuşmasından söz ediyoruz? Medyadaki körler sağırlar birbirini ağırlar topluluğunun ve dolayısıyla yine o ekiplerin çıkardığı bir iki medya sitesinin mi? Kim konuşmalı? Okur mu, birkaç kişinin etrafında dönüp duran o tuhaf camia mı? Benim gördüğüm o camia, aralarında konuştuklarını ve sonra da kaleme aldıklarını herkes konuşuyor zannediyor. Durum pek öyle değil.

Sonra, konuşulmak derken, nasıl konuşulmak? Bugün medyada bir yeri olan herkes istediği an konuşulur, manşetlerden inmez. İddia ediyorum, bugün karar vereyim, yarın itibarıyla her gün eklerde beni görebilirsiniz. Bu okunurluğuma bir fayda sağlar mı peki? Geçici bir süre evet, sonra doğru dibi boylarım.

Önemli olan, takdir görerek konuşulmak. Onla buna tuhaf pozlar vererek ya da oranı buranı açarak değil. Medyanın bu gayrı ciddi halini izledikçe, medyanın önde gelenlerinin bu hallere verdiği desteği gördükçe, aynı camia içinde bir şekilde de olsa yer almaktan, yazmaktan vazgeçesim geliyor. Sonra bir süreliğine göz ardı ediyorum, bakalım nereye kadar...

Sizin çocuk da yemiyor mu?

Bu yazı yemeyen çocukları olan annelere yönelik. Ben de bu annelerin önde gelenlerinden biriydim. Süt verme işi bitip de muhallebi bölümüne geçtiğimizde yaşadığım kabus tarif edilir gibi değildi. Ne hazırlasam ya yemiyor ya da suratıma tükürüyordu. Sonra bir gün Migros’a gittim. Bebeklere yönelik rafta ne çeşit kavanoz mama varsa satın aldım. Geldim eve, hepsini açtım ve tek tek tattırmaya başladım. Hiç unutmam Ülker Hero Baby’nin sütlü pirinçlisi vardı, onu sevdi bizimki. Hala var mı acaba piyasada? Sanırım altı ay onu yedirdim üç öğün. Valla öyle, başka bir şey yedirmeyi başaramadım. Zaman biraz ilerleyip de değişik yemeklere geçmek gerektiğinde de Zümrüt Özkan Anjuere’nin ‘Yiyoruz Büyüyoruz’ adlı yemek kitabını keşfettim. Uzunca bir süreliğine hayatım kurtuldu. Bol çeşit, kolay uygulanabilir çeşitler var, daha da önemlisi Can yiyordu. Şimdi sitesi de açılmış: www.yiyoruzbuyuyoruz.biz Yemek yedirmekle derdi olanlar için çok faydalı olabilir. Bir göz atmanızı tavsiye ederim.